Cennetin Arka Bahçesi, Habib Bektaş

“Sevmek! ancak severek öğrenilen…”

Sevgi nedir?” diye sorarız çoğu zaman. Kendimizce tanımlamalar yaratıp, vardır ya da yokturların arasına sığdırdığımız sığ tartışmalarla türlü türlü yakıştırmalarda bulunuruz. Nasıl tanımlarsak tanımlayalım, sevginin özlemini çeker, sımsıcak sevgiler hayal ederiz. Sevgiyle gülümseyen bir çift göz içimizi ısıtırken, sevgi dolu bir dokunuş yüreklerimizi titretir. İçinde sevgiyi barındıran her eylem özel, içten kopup gelen her sevgi sözcüğü kutsaldır bizler için. Severiz, seviliriz ancak yine de sormaktan vazgeçemeyiz sevginin anlamını. Her yerde sevgiyi ararız…

Peki biz, sevgiyi arayanlar, biz ne kadar sevebiliyoruz? Günün hangi zaman dilimlerinde sevgiyle bakabiliyoruz hayata… Hangi zaman dilimlerinde gerçek anlamda sevebiliyoruz dünyayı? Ve sevgiyle harmanlanmış bir gülüşü hangi zaman dilimlerinde sunuyoruz hayatlarımızdan geçip gidenlere?

Sevmek, ancak severek öğrenilir” diyor Habib Bektaş’ın kaleme aldığı Cennetin Arka Bahçesi’ndeki karakterlerden biri olan İsmet bey ve şöyle devam ediyor; “Okulu yok ki sevmenin.”

Gerçekten de okulu yok sevmenin. Sevmek yürek! işi…

1999 yılında okuyucuyla buluşan Cennetin Arka Bahçesi, Habib Bektaş’ın okuduğum ikinci kitabı. Daha önce Gölge Kokusu’nu okuyup, yazım dilinin sadeliğini, akıcılığını ve duyguları, karakterleri yansıtma tarzını çok sevmiştim.

Habib Bektaş, Cennetin Arka Bahçesin’de de, Gölge Kokusu’nda olduğu gibi bir çocuğun dilinden aktarmış yaşananları. “Gavur İmam’dan Çakır’ın Romanına” başlıklı roman güncesinde bu nedenden dolayı kendini tekrar etmekten kaynaklanan korkularını da dile getirmiş. Ancak konu “sevgi” ve “insani duygular” olunca, en doğal ve masum haliyle bir çocuktan daha iyi kim aktarabilir ki duyguları? Bilmeyen, sorgulayan ve her şeyi kendilerince anlamlandırmaya çalışan tavırlarıyla, gönlümüzü fetheden, yüzlerimize kocaman gülüşleri konduranlar onlar değil midir? Büyüdükçe kirlenen bir dünyanın içinde onların sevgilerini baki kılabilmek de onlara sevilmeyi değil de sevmeyi öğretmekten geçmez mi? Çocuklar her daim saflığı simgeler gözümüzde. Onların sevgileri kadar, kızgınlıkları, kıskançlıkları, küsmeleri de masumdur.

“Gülünce babam pek güzel olur. Benim babam olur. Ama babam az güzel olur”

Çakır ailesiyle birlikte doğduğu topraklardan kopup, Marmaris’e yerleşen ve yaşadıklarını kendince anlamlandırmaya çalışan küçük bir çocuk.

Öykü, İstanbul’da yaşadığı ihanet yüzünden, sözün ve yüreğin silahıyla kocasını öldürüp! kendine yeni bir yaşam kurmaya çalışan, bir ceviz fidanını dikerken izlediği İsmet bey’in, bir ağaca duyduğu sevgiye hayran kalan ve hayatını arayan kaybolmuş bir kadın.

Marmaris’te kesişiyor Öykü ile Çakır’ın yolları. İkisi de farklı şehirlerden göçüp gelmiş. İkisinin de acıları, anıları var. Öykü modern! görünümüyle, farklı tavırlarıyla Çakır’ın gönlünü fethediyor ilk andan itibaren. Çakır ise Öykü ablasının buruk yüreğine çocuk masumluğuyla ve anlattığı hikâyelerle giriveriyor.

Öykü’nün hayatı boşluklarla dolu, duyguları karmaşık… Çakır’ın hayatı “gavur”a gitme umuduyla para biriktirmeye çalışan ailesiyle, Öykü ablasına anlattığı hikayelerin arasında çocuk masumluğunda!

Çakır, gülen yüzlere hasret, Öykü sevgiye…

Sadece Çakır ve Öykü’nün hikâyesinden ibaret değil elbette Cennet’in bahçesi. Çakır’ın evlenmek istediği Dilan, delice kıskandığı Hüsnü, onu anlayan ve onunla sohbet eden Osman amcası, yaşadığı acıların ağırlığını yüreğinde taşıyan halası var.  Öykü’nün içinde hiç kapanmayacak bir yara olan Turgut, suskun sevgilisi Murat ve romanın en kötü karakteri unvanını alan Cevdet var. Cevdet için güncesinde şöyle diyor Habib Bektaş;

Bilmem çok mu yükleniyorum Cevdet’e? Bir insan bu denli kötü, melun olabilir mi? (…) Cevdet’e haksızlık yaptığım kesin. Cevdet’in bir iki (küçük de olsa) olumlu tarafını düşünemez mi Öykü? Belki… Yarın üzerinde düşüneceğim. Yarın? (…) Uyuyamıyorum… Kalkıp oturuyorum. Cevdet sanki karşımda. Uzun uzun bakıyorum. Onun anlamlı bir şeyini arıyorum. Hani şöyle bir kırıntı, sıcak, insana dair! Yok! Cevdet’in hiç ama hiç düzgün tarafı yok! Ben ne yapayım, elimden bir şey gelmez ki!”

--

İlk defa bir romanı güncesi ile beraber okuyup bir yazarın sancılarına, bir kitabın oluşum sürecinde yarattığı sıkıntılara ve heyecanlara şahit oldum. Roman kişilerinin yazarın gözünde birer birer ete kemiğe bürünmesini, canlanmasını izledim.  Farklı ve güzel bir deneyimdi benim için. Gölge Kokusunu okuduğumda ardından filmini de (Eylül Fırtınası) izlemiş ve beğenmediğimi dile getirmiştim. Nedenlerimiz farklı olsa da, Habib Bektaş’ın filmi izlediğinde “yıkıldığını” ve keşke çekilmeseydi dediğini de öğrendim günceden.

Okuma ihtiyacı barut gibidir, bir kere tutuşunca artık sönmez” der Victor Hugo. İçinizdeki okuma tutkusunun gün geçtikçe daha da alevlenerek yangına dönüşmesi dileğiyle, keyifli okumalarınız ve keyifli paylaşımlarımız olsun…

Kitaptan Alıntılar

“Çardağın altında oturuyoruz. Ağlıyor Öykü abla. Konuşmuyorum artık. Ağlama öykü abla demiyorum. Deryaya bakıyorum.”


“Ben ağlamak istemiyorum. Ben gülmek istiyorum.”


“Kötülük, her yerde kötülükmüş. İnsanoğlu içinde taşırmış kötülüğü”


“Yanılmak istiyordu. Yanılmak, Taner’in hayatının kurtulması demekti. Yanılmak, Cevdet’te insana dair bir şeyleri kurtarmak demekti.”


“Bir ışığı özledim ben. Anlayabilir misin Cevdet, bir ışık: İçinde örselenmemiş yürekleriyle yaşayan insanların birbirlerine yüreklerinden kopup gelen duygularıyla güldükleri bir ışık; karşılıksız…

Bir ışık, güneşin, lambaların aydınlığından farklı; çok daha parlak, içinde binbir rengin oynaştığı, eskinin güzelliklerini alıp getiren, geleceğin vadettiği güzellikleri sunan bir ışık…

Bir ışık, hesapsız, önyargısız gülüşleri bir bayrak gibi taşıyan insanların ellerini birbirlerine uzatışı, karanlıkta kalmakta direnenlerin anlayamadığı…

Bir ışık, öyle, kendiliğinden, hiç kimsenin benim demediği, sarıldığı, erden bedenlerden fışkıran bir ışık…

Bir ışık, annelerimizin gözlerinin gözlerimize taşıdığı, hasta olup ateşlendiğimiz zaman babalarımızın kocaman ellerinden minnacık alınlarımıza akıveren…

Bir ışık, ilk sevgilinin saklıca ilettiği, yüreklerimizi titreten o selam; her dilde olan, yine de sözlüklerde bulamayacağımız…Bir ışık, hiçbir şey düşünmeden, ter içinde, bedenlerimizin dilini heceleyerek, bedenlerimizde yenilikler keşfederek gerçekleştirilen mucizevi sevişme…”


“Gülünce babam pek güzel olur. Benim babam olur. Ama babam az güzel olur”


“Bitmez Çakır, bu roman bitmez!”

“Neden bitmez?”

“Çünkü bu roman dengesizdir!”

Ben susuyorum. Neden susuyorum? Çünkü Öykü ablamın dediğini anlamıyorum. Anlamadın mı, susacaksın! Dengesizdir dediler mi, susulur!

Gene Öykü ablam konuşuyor:

“Evet, dengesizdir. Çünkü bu roman, ağlamaktır! Gülüşler nerede? Bu romanın gülüşü eksik, Çakır! Sevinci, mutluluğu eksik!”

O zaman aklıma geliyor:“Hani,” diyorum, “sen, romanın yalan yerlerini de yazacaktın ya, o yalan yerlerde gülüş yaz, sevinç yaz, o dediklerinden yaz! Yaz ki, romanımız dengesiz olmasın, dengelensin!”


“Yalnızlığınıza değer veriniz, yalnızlığınızı seviniz! Yalnızlığımız, kendi ben’imize en yakın olduğumuz andır ve en kalabalık olduğumuz an, kendimizi tanıyabileceğimiz.” 

Buket Özsanat
16 Aralık 2017 Cumartesi
563 Görüntülenme

Facebook Yorumları

Site İçi Arama
Anket Tümü
Kitap okumanıza en çok engel olan şey nedir?