Aspidistra Kitap Alıntıları | George Orwell

Görkemsiz caddeye baktı. Şu anda ona öyle geliyordu ki, bunun gibi bir kentte, bunun gibi bir caddede, yaşanan her hayat anlamsız ve dayanılmaz olsa gerektir. Günümüzde çok yaygın olan parçalanmış duygusu, kokuşma duygusu, iliklerine işlemişti.  S:27


Eskiden Tanrı neyse, şimdi para oydu. İyi yada kötü artık anlam taşımıyordu, yalnızca başarı ve başarısızlık sözkonusuydu. S:59


Aspidistra, ingiltere’nin simgesi olan çiçek! S:59


Aşağı sınıfların yaptığı gibi para olsun olmasın, şöyle dışarı fırlayıp sadece yaşamak duygusu hiç yeşermemişti yüreklerinde. Aşağı sınıflar ne kadar haklıydı! Üç kuruşluk ücretle ev bark sahibi olan işçiye şapka çıkarmak gerekirdi. Hiç değilse damarlarında para değil kan akıyordu. S:60


Ne olursa olsun, iş hayatına atılmayacaktı, para-dünyasına girmeyecekti. Bir iş bulacaktı tamam, ama bu “iyi” bir iş olmayacaktı. S:62


Belki bir gün,her türden “yazıyla” hayatını kazanabilecekti; insan yazar olunca da pis para kokusundan kurtulmuş hissederdi kendini, öyle değil mi? S:64


Para-dünyasından kurtulmak –işte bunu istiyordu. Bir çeşit parasız, inziva hayatı düşlüyordu. İçinden bir ses ona, parayı gerçekten içtenlikle hor görürse, havadaki kuşlar gibi, bir şekilde yaşamını sürdürebileceğini söylüyordu. Havadaki kuşların oda kirası ödemediğini unutmuştu. S:65


Haftalarca yağ sürülmüş ekmek yemenin, yarı aç “yazmanın”, gisilerini rehin vermenin, üç haftalık kira borcu olduğundan peşinden düşmeyen ev sahibinden sıyrılmak için sessizce ve titreyerek merdiven çıkmanın ne demek olduğunu öğrendi. S:66


Yoksulluğun ilk etkisi, düşünceyi öldürmesidir. S:66


Aylarca aileden para dilenerek yaşamını sürdürdü. S:66


Hırs denilen şeyi elinin tersiyle itmişti, paraya savaş açmıştı ve bütün bunlar ablasından dilenmesine yol açmaktan başka işe yaramamıştı! S:66


Demek Gordon’un geleceği buydu! Aptalların ceplerindeki parayı çekmek için yalanlar yazmak. S:71


Ravelston’un büyük yanı buydu işte. Bir başkasının görüşünü her zaman anlayabilirdi. Bunu parası olduğu için başarıyordu kuşkusuz; çünkü zenginler, akıllı ve anlayışlı olmanın bedelini ödeyebilirdi. S:71


Garipti. İngiltere’nin dört bir yanında insanlar işsizlikten kıvranıyordu, “iş” sözcüğünden midesi bulanan Gordon ise bırakması istenmeyen işlerden çıkıyordu. S:73


Şimdi, haftada iki sterline indiğinde ve daha fazla para kazanmaya kendi elleriyle engel olduğunda yürütmekte olduğu savaşın ne tür bir savaş olduğunu kavrıyordu. İşin kötü yanı, vazgeçmenin feragat etmenin pırıltısı, çabuk sönüyordu. Haftada iki sterline yaşamak, kahramanlık olmaktan çıkıyor pis bir alışkanlığa dönüyordu. S:74


Parasızlık insanın beynine ve ruhuna zarar veriyordu. S:74


Her seferinde hayal kırıklığı yaşamasına karşın, bu edebiyat çaylarını nasıl dört gözle beklerdi! Yalnızlığında bir avuntu oluyordu en azından. Yoksulluğun kötü yanı buydu işte –o hiç bitmeyen şey- yalnızlık. Günler geçer, aklı başında biriyle konuşamzsın; geceler geçer, o tanrısız evine dönersin, hep yalnız, hep yalnız. S:82


Zincirli köpek olmaktansa, yalnız kurt olmak yeğdir. S:83


Göğsünde müthiş bir ağrı vardı. İnsan teması, insan sesi. Ama arzulamanın ne yararı vardı ki? Akşamı her zaman olduğu gibi yalnız geçirecekti. S:88


Konuşmak için bile para gerekliydi. S:92


İki yıldır bu sefil odada yaşıyordu; hiçbir şeyin başarılmadığı iki fani yıl. Hepsi de yalnız yatakta son bulan yedi yüz adet boşa harcanmış gün. Aşağılanmalar, başarısızlıklar, hakaretler… Hiçbirinin de öcü alınmamış, karşılığı verilmemiş. Para, para, her şey para! Parası olmadığı için Doringler onu aşağılamıştı, parası olmadığı için Primrose şiirini geri çevirmişti, parası olmadığı için Rosemary onunla yatmıyordu. Sosyal başarısızlık, sanatsal başarısızlık, cinsel başarısızlık – hepsi aynı kapıya çıkar. Hepsinin altında yatan, parasızlık. S:98


Hayatının her anında, gelirinin fazla olması nedeniyle sessizce özür dilemekteydi.  S:102


Para bütün erdemleri satın alır. Para bütün kötülüklere karşı hoşgörülüdür, naziktir, böbürlenmez, uygunsuz davranmaz, bencillik etmez. Ama bazı bakımlardan Ravelston paralı birine bile benzemiyordu. Servetin getirdiği büyük ruh yozlaşması, ona dokunmamıştı ya da bilinçli bir çabayla uzaklaştırılmıştı. Hatta, bütün yaşamı ondan kaçma mücadelesinden ibaretti. Bu nedenle vaktini ve gelirinin büyük bölümünü, hiç de popüler olmayan bir sosyalist dergiye harcıyordu. S:103


Şiirlerim ölü, çünkü ben ölüyüm. Sen ölüsün. Hepimiz ölüyüz. Ölü bir dünyada ölü insanlar… S.105


Gordon söyleme söylene yürüyordu. “Bugün yaşadığımız hayat! Hayat değil bu, kokuşmuşluk, hayat içinde ölüm. Şu uğursuz evlere bak ve içinde yaşayan anlamsız insanlara bak! Bazen hepimizin birer ceset olduğunu düşünüyorum. Kokuşmakta olan cesetler.”

“Senin yanlışın ne biliyor musun, bütün bunları iyileştirilemez, değiştirilemez olarak görüyorsun. Proletaryanın yönetimi devralmasından önce bütün bunların olması kaçınılmaz.”

(..)

“Şu anda kötü bir anı yaşıyoruz. Yeniden doğabilmek için ölmemiz gerek.”  (Ravelston  - Gordon) S:107


Haftada iki papel gelirle sürünmenin ne anlama geldiğini bilmiyorsun. Sorun, güçlük sorunu değil – güçlük kadar basit bir şey değil. Mesele durumun sinsi, pis, sefil acımasızlığı. Haftalar boyu yalnız yaşıyorsun, çünkü her seferinde yazamayacak kadar yorgun ve bitkinsin. Berbat, dünya-dışı, dünya-altı bir yerde yaşamak bu bir bakıma. Bir çeşit tinsel lağım. S:114


İnsanın zenginlerle teması, tıpkı yüksek yerlere yapılan ziyaretler gibi daima kısa olmalıydı. S:115


“Chaucher’in Man of Lawe’s Tale’ini okudun mu?”

“Orada yoksulluktan söz eder. Yoksulluğun herkese sizin üstünüze basma hakkı verdiğini anlatır! Nasıl herkesin seni ayağının altında ezmeyi istediğini vurgular. Paranın olmadığını bilmek, insanların senden nefret etmesini doğurur. Salt hakaret etme zevkini tatmak için ve de onlara karşı koyamayacağını bildiklerinden hakaret ederler insana.”

Ravelston büsbütün acı çekmeye başladı. “A, hayır, hiç öyle değil! İnsanlar o kadar da kötü değil!”

“Ama sen olanları bilmiyorsun!”

Gordon kendisine “insanların o kadar da kötü olmadığının” söylenmesini istemiyordu. Yoksul olduğundan herkesin ona hakaret etmeyi istediği, istemek zorunda olduğu fikrinden adeta acılı bir zevk alıyordu ve bu zevke tutunmuştu. Onun yaşam felsefesine uygundu bu yaklaşım.

S:115


Bir erkeğin bütün kişiliği onun gelirine bağlıdır, anlamıyor musun? bir erkeğin kişiliği, eşittir onun geliri. Paran yoksa bir kıza nasıl çekici görüneceksin? Doğru dürüst giysilerin yoksa, onu bir yemeğe ya da tiyatroya, ya da diyelim hafta sonları bir yerlere götüremiyorsan, neşeli, ilginç bir havada olmazsın ki. (..)Paran yoksa bir kızla buluşabileceğin bir yer bile yoktur.  S:119


Ravelston  ve Hermione arasındaki diyalog

“Yoksul olmadığın halde yoksul numarası yapıyorsun ve daimi hizmetçisi olmayan o koğuşta oturuyorsun, üstelik böyle kaba adamlarla dolaşıyorsun.”

“Hangi kaba adamlarla.”

“Şu senin ozan dostun gibilerle. Dergine yazan bütün o insanlar. Hepsi de senden bir şeyler koparmak için yazıyorlar. Tamam, sosyalist olduğunu biliyorum. Ben de öyleyim. Yani bugünlerde hepimiz sosyalistiz. Ama bütün paranı saçmanı ve aşağı sınıflarla dostluk kurmanı anlayamıyorum. Hem sosyalist olabilirsin, hem de eğlenebilirsin, bunu demek istiyorum. S:123


İnanma eğilimini kovdu. Doringler ona bilerek hakaret etmişlerdi. Yoksuldu, dolayısıyla hakaret etmişlerdi. Yoksulsan, insanlar sana hakaret eder. Bu onun yasasıydı. Yasayı bozma! S:126


Parasız, kadınlarla ilişkilerinde dürüst olamazsın. Çünkü parasız, istediğini seçemezsin, boyunun yettiğini alırsın; sonra zorunlu olarak ondan kurtulursun. Tüm diğer erdemler gibi sadakat de parayla alınır. Para yasasına isyan ettiğinden, -bir kadının asla anlayamayacağı bir kararlılıkla- “iyi” bir iş hapishanesine razı olamadığından kadınlarla olan bütün ilişkilerine süreksizlik ve aldatma egemendi. Paradan feragat etmek, kadından da feragat etmeyi getiriyordu. Ya para-tanrısına hizmet et, ya da kadınsız kal – seçenekler bunlardı. İkisi de aynı ölçüde olanaksızdı. S:130


“Kadınlar! Bizim fikirlerimizi ne kadar saçma algılıyorlar! İnsan kadınlardan kurtulamayacağı için, her kadın herkesin aynı bedeli ödemesini sağlıyor. ‘ahlakını sepetle ve para kazan’ –işte kadınların söylediği şey. ‘Terbiyeni takınma, sepetle, patron çizmelerinin siyah boyasını solu ve ban komşu kadınınkinden daha iyi bir kürk manto al.’ Şu gördüğün erkeklerden her biri, -Putney’de Drage eşyalı, pilli radyolu ve penceresinde aspidistra zambağı saksısı bulunan küçük çirkin bir villaya sürükleyen-  bir denizkızı gibi boynuna dolanmış, onu bir aşağı bir yukarı sürükleyen Tanrı belası birer kadınla dolaşıyor.” S:141


“Kadınlarda, paraya karşı mistik bir duygu vardır. Kadının kafasına göre iyi ve kötü, sadece para ve parasızlık demektir.” S:141


“Elbette bütün kadınlar aynı! Bir kadın güvenli bir gelir, iki bebek, Putney’de bir ikiz villayla penceresinde aspidistra saksısından başka ne ister?” s:142


Anlamıyor musun, insanın cebinde parası yoksa, tam bir insan değildir –yani kendini insan olarak kabul etmez. S:178


Paran gider, onunla birlikte özgürlüğün de gider. S:182


Metro, yeryüzünün orta yerinden kayıp gidiyordu. İmgeleminde bir Londra vardı, bir Batı dünyası vardı; para tahtının etrafında var gücüyle çalışan, sürünen yüz milyon köle görüyordu. Toprak sürülüyor, gemiler seyrediyor, madenciler yeraltındaki ıslak tünellerde ter döküyor, memurlar patronları ciğerlerini sökmesin diye sekiz on beş trenine yetişmek için koşturuyorlardı. Bunlar karılarıyla yataklarında yatarken bile titriyor ve itaat ediyorlardı. Kime itaat? Para papazlığına, dünyanın pembe suratlı efendilerine. Üstteki kabuk tabakasına. Bin altınlık otomobillerde ne yaptıklarını bilmeyen cila parlaklığında genç tavşanlara, adalet mahkemesi avukatları ve çıtkırıldım Nancy erkeklere, bankerlere, gazete üstatlarına, dört cinsten romancılara, Amerikan boksörlerine, bayan pilotlara, film yıldızlarına, piskoposlara, ünlü ozanlara ve Chicago gorillerine. S:183


Pencerenin önünde oturmuş dışarı bakıyordu. Sokaklar tenhaydı; boz beyaz gökyüzü bir daha asla mavi olmayacakmış gibiydi; çıplak ağaçlar, yavaş yavaş ağlıyorlardı. Komşu sokaktan kömürcünün ağlamaklı sesi geliyordu. Noel’e sadece iki hafta vardı. Yılın bu günlerinde işten atılmak hoştu doğrusu! Ama bu düşünce onu korkutmaktan çok sıkıyordu. Sarhoşluktan sonra hissedilen o garip tembellik, gözlerinin ardındaki ağırlık, hiçbir zaman geçmeyecekmiş gibi geldi ona. Yeni bir iş arama düşüncesi, yoksulluk düşüncesinden bile fazla sıkıyordu canını. Ayrıca, zaten bir başka iş bulamazdı. Bugünlerde iş bulmak zordu. Aşağılara, aşağılara, işsizlerin yeraltı dünyasına, aşağı, aşağı, Tanrı bilir hangi pislik, açlık ve boşunalık derinliklerinin dibine iniyordu. En çok da bütün bu süreci mümkün olduğu kadar az olaylı ve az çabalı olarak atlatmayı istiyordu. S:227


“Kendini bırakıyorsun,” dedi Rosemary acı acı. “Bir çaba göstermek istemiyorsun. Batmak istiyorsun – sadece batmak!”

“Bilmem, belki. Yükselmektense batmayı yeğlerim.” S:235


Hiçbir zaman çalışmak istemiyordu artık; istediği tek şey batmak, batmak, hiç çaba harcamadan çamurlara gömülmekti. S:239


Ona göre kitap tıpkı kullanılmış pantolon gibi tam anlamıyla bir ticaret nesnesiydi. Kendisi hayatında hiçbir kitap okumamıştı – okumadığı gibi insanın neden böyle bir şey yapmak isteyebileceğini de havsalası almıyordu. Elindeki antika kitapları adeta burunlarını sayfalara dayayarak sevgiyle okuyan koleksiyonculara karşı, cinsel açıdan soğuk bir fahişenin müşterisine yaklaşımıyla kıyaslanabilecek bir davranış içindeydi. Bununla birlikte, kitaba şöyle bir dokunmakla değerli olup olmadığını anlıyordu. Kafası, müzayede fiyatları ve ilk baskı tarihleri konusunda kusursuz bir cevherdi, ayrıca pazarlıkta üstüne yoktu. (Bay Cheeseman) s:247


Aspidistrayı görünce bir acı duydu Gordon. Burada bile, bu son sığınağında bile! Beni buldun mu, eyy düşmanım? Ancak bu pek canlı bir aspidistra değildi – hatta görünüşe bakılırsa ölüyordu.

İnsanlar onu rahat bıraksaydı burada mutlu olabilirdi Gordon. İnsanın mutlu olabileceği – sürtük kadın gibi, dişi köpek gibi mutlu olabileceği bir yerdi. Bütün gününü anlamsız mekanik işlerle geçir, bir çeşit yarı-ölü durumda ne yaptığını bilmeden şapşal şapşal çalış; sonra eve gel, kömürün varsa (bakkalda altı penilik torbalar halinde satılıyordu) şömine yak, basık küçük tavan arasını ısıt; yağ-ekmek-pastırmadan oluşan sefil bir akşam yemeği tıkın, çay iç, kafesin ardındaki gaz alevinde pişirdiğin çayı iç; dağınık yatağına uzan, bir polisiye oku, ya da gece yarılarına dek Tit Bits’teki bulmacaları çöz; işte böyle bir yaşantı istiyordu. Bütün alışkanlıkları hızla yok oluyordu. Bu sıralarda en fazla haftada üç kez tıraş oluyordu ve bedeninin sadece görünen kısımlarını yıkıyordu. Yakınlarda iyi hamamlar vardı, ama bunlara olsa olsa ayda bir gidiyordu. Yatağını doğru dürüst düzeltmiyordu, sadece çarşafları ters çeviriyordu, kabını kacağını ikişer kez kullandıktan sonra yıkıyordu. Her şeyin üzerinde bir toz tabakası vardı. Gaz alevini örten ızgaranın üzerinde her zaman yağlı bir tava ve yumurta artıklarıyla kaplı bir iki tabak dururdu. Bir gece duvardaki çatlakların birinden böcekler çıkmış, tavandan ikişer ikişer yürüyerek ilerlemişlerdi. Gordon yatağında uzanmış, ellerini başının altına koymuş, ilgiyle onları izliyordu. Hiç kaygılanmadan, neredeyse bilerek isteyerek kendini mahvediyordu. Bütün bu duyguların altında, bir tembellik, dünyaya karşı bir bananecilik yatıyordu. Yaşam onu yenmişti, yumruğunu indirmişti; ama sen de başını başka tarafa çevirerek yaşamı yenebilirdin. Yükselmektense batmak iyidir. Aşağı, doğru hayaletler krallığına, utanç, çaba, edep ve nezaketin bulunmadığı gölgeler dünyasına! S:250


Zaman geçtikçe Londra Sefaları’nı bitirme arzusu bile yok oldu. Yine de elyazmasını cebinde taşıyordu; ama bu kendi özel savaşında sadece bir tavır, bir simgeydi. O boş “yazar” olma düşünü çoktan bitirmişti. Sonuçta, bu da bir tür ihtiras değil miydi? Bütün bunlardan uzaklaşmak, bunların altına ulaşmak istiyordu. Aşağı, aşağı! Umudun uzanamayacağı, korkunun uzanamayacağı hayaletler krallığına! Yeraltına, yerin altına! İşte orada olmak istiyordu.

Ne var ki, bir bakıma bu hiç kolay değildi. Bir gece dokuz sıralarında, yırtık pırtık yatak örtüsünü ayaklarına çekmiş, ellerini ısıtmak için başının altına koymuş halde yatağında uzanmıştı. Havagazı sönüktü. Her şeyin üzeri bir parmak tozla kaplıydı. Zambak, bir hafta önce ölmüştü ve saksısında solup gidiyordu. Örtünün altından ayakkabısız bir ayak çıkardı, kaldırdı, baktı. Çorabı delik deşikti – çoraptan çok delik vardı. Demek Gordon Comstock, bir varoş tavan arasında, ayağı çorabından fırlamış, dünyada yalnızca dört penisiyle, gerisinde otuz koca yılı bırakmış ve hiçbir şey, hiçbir şey başarmamış olarak partal bir yatakta uzanmış yatıyordu! Kuşkusuz, şimdi artık çok geçti – öyle miydi? Kuşkusuz, ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, onu böyle bir delikten çıkaramazlardı... Çamura ulaşmak istemişti – eee, işte bu çamurun ta kendisiydi, öyle değil mi?

Bir yandan da bunların doğru olmadığını biliyordu. O öteki dünya, para ve başarı dünyası, her zaman için garip bir yakınlıktadır. Pisliğe ve sefalete sığınarak ondan kaçamazsın. Rosemary Bay Erskine’in teklifinden söz ettiğinde kızdığı kadar korkmuştu da. Tehlikeyi çok yakınına getirmişti teklif. Bir mektup, bir telefon ve hoop, bu delikten dosdoğru para-dünyasına – dört sterlin haftalığa, çabaya, uyumlu, edepli ve kölece yaşamaya adım atabilirdi. Kötüleşmek, söylendiği kadar kolay değildi. Bazen kurtuluşun seni av köpeği gibi kapar. S:263


Vicisti, O aspidistra! (Sen kazandın, ey aspidistra!)

31 Aralık 2017 Pazar
214 Görüntülenme

Facebook Yorumları

Site İçi Arama
Anket Tümü
Kitap okumanıza en çok engel olan şey nedir?