George Orwell, Burma Günleri

25 Haziran 1903 tarihinde, Hindistan’da doğan George Orwell, 1922 yılında İngilizlerin sömürüsü altındaki Burma'ya giderek,  İmparatorluk polis teşkilatında beş yıl boyunca görev yapar. Burma’da yaşadığı dönemde karşılaştığı ırkçılığı, sömürüyü ve sınıf ayrımını gözler önüne serdiği Burma Günleri’ni otuz yaşında yazdığını söyleyen Orwell, “Neden Yazıyorum” adlı denemesinde kitabını şu sözlerle tanımlar;

Mutsuz sonları olan; ayrıntılı tasvirler, çarpıcı benzetmeler ve sözcüklerin bir ölçüde kendi sesleri uğruna kullanıldığı ağdalı pasajlarla dolu muazzam natüralist romanlar yazmak istiyordum. Ve otuz yaşındayken yazdığım, ama çok daha önceden tasarlamış olduğum ilk tamamlanan romanım Burma Günleri, gerçekten de daha çok bu tarz bir kitaptır.

İlk kez ABD’de 1934 yılında basılan kitap, İngiltere’nin Burma’daki sömürgeciliğini eleştirmesine rağmen 1935 yılında İngiltere’de de basılır. Ancak Hindistan ve Burma’da yasaklanır. Orijinal adı “Burmese Days” olan eser, Orwell’in diğer romanları gibi “1984” ve “Hayvan Çiftliği”nin gölgesinde kalır.

Kötülüğün vücut bulmuş hali: U Po Kyin

Kitabın ilk sayfasında tanıştığımız U Po Kyin, çocukken Mandalay’a giren İngiliz Askerlerinin besili vücutlarını gördüğünde kendi zayıf halkının onlarla asla baş edemeyeceğini düşünerek o günden itibaren İngilizlere yamanmayı hayatının amacı haline getirir. Kendi halkının sırtına basa basa yükselir. Üçkağıt, dolandırıcılık, acımasızlık... Başarıya ulaşmak için yapamayacağı hiçbir şey yoktur. Üstün başarıları! sayesinde Kyauktada bölgesinin sulh yargıcı olan elli yaşındaki U Po Kyin’in bundan sonraki tek hedefi beyazların kulübünde yer edinerek, saygınlığını arttırmaktır.

“U Po Kyin, Mandalaylı küçük çıplak çocuk, hırsız yazman, üçkâğıtçı memur o kutsal yere girecek, Avrupalılara 'eski dostum' diyecek, viski soda içecek ve yeşil masanın üzerinde beyaz topları ileri geri itecekti!”

Orwell, U Po Kyin ile güce ulaşmak için kötülükte sınır tanımayan bir karakter çizerken, karısı Ma Kin’e daha insancıl bir rol biçer. Kocasının yaptıklarını onaylamayan Ma Kin, her fırsatta yoksulken daha mutlu olduklarını ve paranın mutluluk getirmediğini dile getirir. Kocasının yapmayı düşündüğü kötülükleri şaşkınlıkla izler, “daha çok paranın” ne işe yarayacağına anlam veremez. Buna rağmen kocasının kulübe üye olma planlarını duyduğunda gözleri ışıldar. İpek çorapların, yüksek topuklu ayakkabıların, İngiliz kadınlarla yapacağı sohbetlerin hayaline dalar. Orwell, Ma Kin’in yüreğine hırs tohumu eken kulübün başarısını, bütün istilalardan daha büyük bir başarı olarak nitelendirir.

Zenginliğin ötesinde “uygar ve saygın” bir yaşam hayali

Baş karakterinin U Po Kyin’in olacağı bir kitap beklerken, Orwell bizi Flory ile tanıştırır. Yüzündeki doğum lekesinden dolayı çocukluğundan beri kendini ezik ve değersiz gören Flory, 20 yaşında Burma’ya yerleşir. İlk başlarda İngiltere’ye geri dönebilmek için can atar, “her sözcüğün ve her düşüncenin sansürlendiği”, “boğucu ve bunaltıcı” olan bu topraklarda yaşamak istemez. Kendini “sahib”lerin dünyasında yabancı hissetmesine rağmen nefret ettiği topraklara zaman içinde bağlanır. Kendi deyimiyle “En derin kökleriniBurma topraklarına salar. İngilizlerin hâkimiyeti altındaki Burma’da olanları hiçbir zaman tasvip etmese de, kendine olan güvensizliği nedeniyle yaşananlara sessiz kalır, çoğu zaman yapılanları onaylar görünür.

İngilizlerin Hindistan’daki tek amacının hırsızlık olduğunu düşünen ve sömürge sistemine karşı olan Flory, tüm düşüncelerini, tüm karşı çıkışlarını içinde yaşar. Düşüncelerini en net anlatabildiği insan Burma’nın yerlilerinden olan Dr. Veraswami’dir. Flory’nin tersine, beyazların kendilerinden daha üstün olduğunu düşünen Doktor, “Büyük bir hevesle kendisinin bir Hintli olarak yozlaşmış ve aşağılık bir ırka ait olduğunu savunur.” Ona göre İngilizler Hindistan’a medeniyeti getirmiştir.

“Yollar yapıyorlar, çöllerde sulama sistemleri kuruyorlar, kıtlığı yeniyorlar, okullar açıyorlar, hastaneler kuruyorlar, vebaya, koleraya, cüzama, çiçek hastalığına, zührevi hastalıklara karşı savaşıyorlar..."

Flory ise İngilizlerin sadece birilerinin ceplerinin doldurabilmek için ülkeyi modernleştirmeye çalıştıklarını ve bunu yaparken de Burma’nın tüm ulusal kültürünü yok ettiklerini, tüm Burmalıları köleleştirdiklerini söyler. Etrafındaki İngilizlerle bu duygularını paylaşamayan Flory, çoğu zaman korkaklığına kızar. Kendini “yarı ölü, çürümeye yüz tutmuş” olarak tanımlar. Yaşama tutunabilmesi için ihtiyacı olan tek şey kendisini anlayabilecek, yüzündeki doğum lekesine aldırmadan onu olduğu gibi kabullenecek, tüm düşüncelerini paylaşabileceği, Burma’yı onun kadar sevebilecek, onların kültürüne saygı gösterebilecek bir eştir. Bu yüzden Elizabeth’i görür görmez tutulur. Yalnızlık duygusu ve paylaşma ihtiyacı Elizabeth ile ne kadar farklı yapıya sahip olduklarını göremeyecek kadar kör eder gözlerini.

“Unutma, dünyada seni seven tek bir insanın bile olması büyük bir şey. Unutma, benden daha zengin, daha genç, başka her bakımdan daha iyi erkekler bulacak olsan bile seni benim kadar çok seveni bulamayacaksın. Gerçi zengin değilim ama en azından sana bir ev kurabilirdim. Böyle bir yaşam da var -uygar, saygın..."

İngiliz soylusu! Elizabeth.

Babasının vefatından sonra maddi imkânsızlıklar nedeniyle İngiltere’de barınamayan ve annesiyle birlikte Paris’e taşınan Elizabeth, Paris’te kendi deyimiyle “Aşağılık, hayvanlara yaraşır bir yaşam” sürer. Annesinin vefatından sonra Burma’da yaşayan amcasının yanına yerleşir. Onun için tek kurtuluş Burma’da görev yapan bir İngiliz ile evlenmektir. Bu nedenle yakınlaşır Flory’ye. Ancak kısa zamanda onunla bir yaşam kuramayacağını anlar. Çünkü Elizabeth’e göre Flory bir aydındır ve o aydınlardan nefret eder. Aydın olmayı utanç verici ve aşağılık görür. Burmanın yerlileri ise onun gözünde kara yüzlü, çirkin, korkunç ve aşağı sınıf insanlardır. Onlar sadece İngilizlerin kölesi olabilirler. Flory’nin onlarla sohbet ettiğini, yan yana oturduğunu ve onlarla zaman geçirdiğini gördükçe dehşet içinde kalır. Flory’yi “centilmenlikten uzak, pis ve 'hayvanca' şeyler peşinde koşup duran biri” olarak görür. Flory ise “…yaşamını, düşüncelerini, güzellik duygusunu onunla paylaşmak için gösterdiği her çabanın kızı ürkmüş bir at gibi ondan uzaklaştırdığı”nın farkındadır ancak yine de anlam veremez Elizabeth’in tavırlarına. Öylesine yalnızdır ki, Elizabeth’in neden tepki gösterdiğini, neden kızdığını anlamak istemez.

İngiliz centilmenlerinin kulübü

U Po Kyin’nin uğruna her türlü kötülüğü yapabileceği, Dr. Veraswami’nin üyesi olduğu takdirde kendi yaşamını garanti altına alacağı, saygın! insanların arasında kendini güvende hissedeceği kulüp üyelerinin neredeyse tamamı ırkçı bir tutum sergiler. Yerli halkı sürekli küçümseyen, onları vahşi ve ilkel olarak nitelendiren, insan olarak değil de hayvan olarak gören kulüp üyeleri, kendilerini üstün ırk olarak görmekten geri durmazlar. Orwell kitabında, faşizmin sembolü olarak Ellis’i kullanır. Ellis, kulüp üyeleri arasında yerli halka tahammülü olmayan, elinden gelse tamamını gözünü kırpmadan yok edecek denli onlardan nefret eden ırkçılık konusunda en uç karakterdir.

Öfkesi içini kasıp kavuruyordu. Bütün gece olanları düşünüp durmuştu. Bir beyaz adam öldürmüşlerdi, bir beyaz adam öldürmek... Lanet olası herifler, ödlek, sinsi köpekler! Of, bu pis domuzlar yaptıklarını çok kötü ödeyeceklerdi! Niçin şu lanet olası kadife eldivenli yasaları çıkardık? Niçin her şeyi sineye çeker olduk? Bir düşün, böyle bir şey savaştan önce bir Alman sömürgesinde olacaktı! Ah şu Almanlar ne kadar akıllıydı! Bu süprüntülere nasıl davranılacağını biliyorlardı. Misillemeymiş! Gergedan kıçı! Köylerine baskın yapın, sığırlarını öldürün, ekinlerini yakın, onları yok edin, tüfeklerle vurun.

Orwell, “Neden Yazıyorum”da yazmayı sağlayan dört temel dürtünün olduğunu belirtir ve bunları; katıksız egoizm, estetik coşku, tarihsel itki ve politik amaçlar olarak tanımlar. Hiçbir kitabın politik eğilimlerden bağımsız olmadığını dile getirir ve ortaya çıkarmak istediği bir yalan ve dikkat çekmek istediği bir olgu olduğu için yazdığını söyler. Bu nedenle de tüm kitaplarında sistemi, sömürüyü, diktatörlüğü eleştirir. Aynı kitapta “Sanırım edebiyat tutkum ta en başından beri dışlanmış ve küçümsenmiş olma hisleriyle birlikte ilerliyordu. (…) bunun günlük yaşamdaki başarısızlığımdan kendimi koruyabileceğim bir çeşit kişisel dünya yarattığını hissediyordum.” diyerek tanımlar kendini Orwell. Aspidistra’daki Gordon Comstock’un başarısızlığı ve parasızlığından dolayı hissettiği dışlanmışlık, Burma Günleri’nde Flory’nin yalnızlığı, güvensizliği ve kendini küçük görme eğilimiyle yapıtlarındaki karakterlere de yansıtır bu durumu.

Sistemin asla düzelmeyeceğine ilişkin umutsuz düşünceler yansır Orwell’in cümlelerine ve sürekli yenilgiyle sonlanır eserleri.  Aspidistra ve Burma Günleri de bu umutsuzluktan nasibini alır.

Arka arkaya okuduğum bu iki eserin satır aralarında kitap zevklerini de eleştirir Orwell. Popüler kitapların gölgesinde kalmış klasiklerden ve okuma yazma bilmeyen sahaflardan bahseder.  

Güçlü bir kaleme sahip olan Orwell, Burma Günleri’nde betimlemeleriyle anı yaşatır. Bunaltıcı sıcakları, yağmurları, cangılları, sarımsak kokuları ile Burma’yı hissettirir. Flory ile Elizabeth’in çıktığı av, yerlilerin kulübe saldırı anı ve sonrasında yaşananları aktarırken okuyanı olayların içine çeker. Flory’e biçtiği sonu anlattığı satırlarda ise okuyucuyu derinden etkiler.

1984 ve Hayvan Çiftliğini okuyanlara tarz açısından farklı gelecek olmasına rağmen, Orwell’ın kendi yaşanmışlıklarıyla harmanladığı, güçlü kalemiyle ses verdiği, betimlemeleriyle renklendirdiği Burma Günleri okuma listenizde ve kitaplığınızda yer alması gereken bir kitap.

Düşündüren, öğreten, hayatı anlatan kitaplarda buluşmak dileğiyle… Keyifli okumalarınız olsun…

Burma Günlerinden bir bölüm

İngiliz sert bir şekilde İngiliz karşıtıydı, Hintli de fanatik ölçüde İngilizlere bağlıydı. Dr. Veraswami İngilizlere karşı, binlerce İngiliz tarafından küçümsenmenin bile sarsamadığı tutkulu bir hayranlık duyuyordu. Büyük bir hevesle kendisinin bir Hintli olarak yozlaşmış ve aşağılık bir ırka ait olduğunu savunurdu. İngiliz adaletine duyduğu güven öylesine büyüktü ki hapishanede bir kırbaçlama ya da idamda hazır bulunduktan sonra kara yüzü solmuş bir şekilde eve gelip de kendini ancak viski ile toparlayabildiği zaman bile inancının gücünde bir azalma olmuyordu. Flory'nin kışkırtıcı görüşleri onu çok şaşırtıyor, ama aynı zamanda da sofu bir dindarın Tanrı'nın duasının tersten okunuşunu duyunca aldığı hazza benzer ürpertici bir haz veriyordu.

"Benim sevgili Doktorum," dedi Flory, "bizim bu ülkede bulunmamızın hırsızlık yapmaktan başka bir amacının olmadığını nasıl anlayabilirsiniz? Çok basit. Memurlar Burmalıları ezerken işadamları da onların ceplerine dalıyorlar. Eğer bu ülke İngilizlerin elinde olmasaydı, diyelim benim firmamın şimdiki gibi kereste sözleşmeleri yapabileceğini mi sanıyorsunuz? Ya da başka kereste firmalarının veya petrol şirketlerinin, madencilerin, çiftçi ve tüccarların? Arkasında hükümet olmasa pirinç çemberi talihsiz çiftçiyi soyup soğana çevirmeye nasıl devam edebilirdi? İngiliz İmparatorluğu yalnızca ticaret tekellerini İngilizlere vermek için bir araç - ya da daha doğrusu Yahudi ve İskoç çetelerine."

"Dostum, sizin böyle konuştuğunuzu duymak benim için çok acıklı bir şey. Gerçekten de çok acıklı. Ticaret için burada olduğunuzu söylüyorsunuz. Elbette öylesiniz. Burmalılar kendi başlarına ticaret yapabilirler miydi? Makineler, gemiler, tren yolları yapabilirler miydi? Siz olmazsanız umutsuz bir durumdalar. Eğer İngilizler orada olmasaydı Burma ormanları ne olurdu? Dosdoğru Japonlara satılırdı, onlar da kesip yok ederlerdi. Sizin elinizde yok olmadıkları gibi gerçekten gelişiyorlar da. İşadamlarınız ülkemizin kaynaklarını geliştirirken memurlarınız da bizi uygarlaştırıyorlar, yalnızca kamu sevgileri yüzünden bizi kendi düzeylerine yükseltmeye çalışıyorlar. Bu göz kamaştırıcı bir özveri rekoru."

(..)

Ülkeyi belli bakımlardan modernleştirdik. Bunu yapmak zorundaydık. Aslına bakarsan işimizi bitirdiğimizde Burma' nın bütün ulusal kültürünü yerle bir etmiş olacağız. Ama kimseyi uygarlaştırdığımız yok, yalnızca kendi pisliğimizi başkalarına sıvıyoruz. Şu hızla yayılan modern ilerleme dediğin şey nereye götürüyor? O çok sevgili eski domuz ahırımızda şimdi yalnızca bir de gramofonlarımız ve fötr şapkalarımız oldu. Zaman zaman iki yüz yıl sonra bütün bunların..." ayağını ufka doğru salladı, "ormanların, köylerin, manastırların, pagodaların hepsinin yok olacağını düşünüyorum. Bunun yerine elli yarda aralıklı pembe villalar olacak; şu tepelerin hepsi göz alabildiğine villalarla kaplanacak ve hepsinin gramofonlarında aynı melodi çalacak. Bütün ormanlar dümdüz tıraşlanmış ve Dünya Haberleri gazetesi için kâğıt hamuruna dönüştürülmüş ya da gramofon kasası yapmak için doğranmış olacaklar. Ama ağaçlar öçlerini alacaklar, tıpkı Yaban Ördeği'ndeki yaşlı adamın dediği gibi. Ibsen okumuşsundur elbette?"

"Yok, hayır Mr. Flory, maalesef! Sizin parlak dehanız Bernard Shaw'un onun için güçlü bir usta dediğini biliyorum. Bu zevki henüz yaşamadım. Ama dostum, sizin görmediğiniz şey şu; uygarlığınızın en kötü yanları bile bizim için ilerleme anlamına geliyor. Gramofonlar, fötr şapkalar, Dünya Haberleri - bütün bunlar korkunç Doğulu miskinlikten daha iyi. İngilizlerin en heyecandan yoksun olanları bile benim gözümde şeyler, şeyler..." Doktor uygun sözcükleri arıyordu, sonunda büyük olasılıkla Stevenson'dan bir alıntı yaptı, "ilerleme yolunun meşale taşıyıcıları onlar."

"Benim gözümde değil. Ben onları temizlenmiş, karnı tok, günümüze uyarlanmış bir uyuz türü olarak görüyorum. Dünyayı dolaşıp hapishaneler kuruyorlar. Bir hapishane inşa edip bunun adına da ilerleme diyorlar," diye ekledi biraz umutsuzca - çünkü Doktor benzetmesini anlamayacaktı.

"Dostum, gerçekten şu hapishaneler konusunda çok diretiyorsunuz! Yurttaşlarınızın başka başarıları da olduğunu unutmayın. Yollar yapıyorlar, çöllerde sulama sistemleri kuruyorlar, kıtlığı yeniyorlar, okullar açıyorlar, hastaneler kuruyorlar, vebaya, koleraya, cüzama, çiçek hastalığına, zührevi hastalıklara karşı savaşıyorlar..."

Bunları zaten kendileri getirmişlerdi," diye sözünü kesti Flory.

Bu ayrıcalığı kendi yurttaşlarından başkasına kaptırmama heyecanıyla "Hayır efendim!" diye hevesle söze atladı Doktor. "Hayır efendim, bu ülkeye zührevi hastalıkları sokanlar Hintlilerdi. Hintliler hastalığı soktular, İngilizler de bunu tedavi ettiler. İşte sizin bütün o karamssar ve kışkırtıcı düşüncelerinize cevabım bu olur."

"Pekâlâ Doktor, seninle hiç anlaşamayacağız. İşin aslı şu; sen bütün bu modern ilerleme işinden hoşlanıyorsun, bense olaya biraz kuşkuyla yaklaşmayı yeğliyorum. Thibaw günlerindeki Burma bana daha uygun bir yer olurdu sanırım. Ve daha önce söylediğim gibi, eğer biz uygarlaştırıcı bir etkiysek bunun tek nedeni daha büyük parçalar koparmak istememiz. Eğer buna değmediğini görürsek her şeyi bir anda çöpe atabiliriz."

"Dostum, eminim böyle düşünmüyorsunuzdur. Eğer gerçekten İngiliz İmparatorluğu'nu beğenmiyor olsaydınız burada bunu özel bir konuşmada söylüyor olmazdınız. Ev çatılarından herkese sesleniyor olurdunuz. Sizi tanıyorum Mr. Flory, sizin kendinizi tanıdığınızdan daha iyi tanıyorum."

"Üzgünüm Doktor; ev çatılarına çıkıp seslenen biri değilim ben. Buna cesaretim yok. Yaşlı Belial'in Yitik Cennet'te söylediği gibi ben 'kolayca şerefsiz olabilirim'. Böylesi daha güvenli. Bu ülkede ya bir pukka sahip olacaksın ya da öleceksin. On beş yıldır senden başka hiç kimseyle dürüstçe konuşmadım. Burada yaptığım konuşmalar benim emniyet supabım; kimseye sezdirmeden birazcık kara ayin, senin anlayacağın."

Buket Özsanat
14 Ocak 2018 Pazar
782 Görüntülenme

Facebook Yorumları

Site İçi Arama
Anket Tümü
Kitap okumanıza en çok engel olan şey nedir?