George Orwell'ın kaleminden, Aspidistra
“Aspidistra, İngiltere’nin simgesi olan çiçek!”

George Orwell’ın orijinal adı “Keep the Aspisidistra Flying” olan kitabı, adını bir zambak türünden alıyor. Neredeyse her ortamda ayakta durmayı başarabilen, güneşe ihtiyaç duymayan, çok sık sulanmak istemeyen yeşil yapraklı bir salon bitkisi olan Aspidistra, 1930’lu yılların İngiltere’sinde aşağı ve orta sınıfın evlerini süsleyen yegane çiçek olarak simgeselleşiyor.

Çiçeğin dayanıklılığı, orta sınıfın her türlü soruna ve parasızlığa direncini de simgeliyor mu bilinmez ancak evlerinin en özel köşesinde ya da cam önlerinde sergiledikleri Aspidistra’yla kendilerini daha zengin hissettikleri kuşku götürmez.

29 yaşındaki Gordon Comstock, Bay McKenchnie’nin kitapçı dükkanında karşılıyor bizi. Her şeyini rehin veren ancak aspidistrasını asla bırakmayan bir marangozun öyküsünü okuduktan sonra Aspidistra Gordon için de bir simgeye dönüşüyor. Zambak saksıları pencerelerde durmaya devam ettiği sürece İngiltere’de devrim olmayacağına inanıyor. Onun düşüncesinde zambağın ölmesi kapitalizmin ölmesiyle eşdeğer. 

“Yaşamının iki yolu bulunduğuna karar verdi. Ya zengin olursun ya da bilerek isteyerek zengin olmayı reddedersin.”

Kendisini ozan olarak nitelendiren Gordon’un basılmış ancak çok fazla ilgi görmemiş bir şiir kitabı var. Yapmak istediği yegane şey yazmak ve ikinci kitabını tamamlayabilmek. Paraya dolayısıyla kapitalist sisteme düşman olan Gordon, iş hayatına atılmayı, para dünyasının içine girip köle olmayı reddediyor.

Gordon sistemden öylesine nefret ediyor ki, İngiltere semalarında savaş uçakları görmenin hayalini bile kurabiliyor. Bir bombardıman olsun ve her şey bitsin diye düşünüyor çoğu zaman.

Yaşamını idame ettirmek için çalışması gerektiğini biliyor ancak iyi bir işte çalışmak istemiyor. Gittikçe para çöplüğüne doğru kaydığını ve kapitalizmin elinde tutsak olduğunu hissettiği an, etrafındaki herkesin “iyi” iş olarak tanımladıkları New Albion reklam şirketindeki reklam metni yazarlığından -başarılı olduğu yegâne işten ayrılıyor. Bilerek, isteyerek para kazanmayı ve kapitalist sistemi kendi elleriyle beslemeyi reddediyor! İyi olmayan işlerde çalışarak kendini parasızlığa mahkum ettiğinde ya da yazarak para kazanabildiğinde kapitalizme hizmet etmemiş olacağını ve sisteme karşı bir duruş sergileyeceğini düşünüyor.

“Belki bir gün, her türden ‘yazıyla’ hayatını kazanabilecekti; insan yazar olunca da pis para kokusundan kurtulmuş hissederdi kendini, öyle değil mi?”

Bu nedenle haftada iki sterline Bay McKenchnie’nin kitapçı dükkanında çalışmaya başladığında özgür! hissediyor Gordon kendini ve de mutlu… Ancak bu mutluluğu uzun sürmüyor. Yokluklar, açlık, rehine verilen kıyafetler… Kısa sürede “Para tanrısıyla” parası olmadan savaşamayacağını anlıyor.

Sürekli parasızlığından şikayet ediyor. Parasızlığın getirdiği sıkıntılardan söz ediyor. “Hep para, hep para, her şeyin başı para.”  Her konuşmasının sonunu, her olayın nedenini, çevresindeki her insanın ona olumsuz gelen en ufak bir hareketini parasızlığına bağlıyor. Hayatın içindeki her olguyu parayla, parasızlıkla ölçüyor. Ona göre paran yoksa hiçe sayılırsın, paran yoksa bir kıza çekici görünemezsin, bir kızla buluşamazsın, konuşamazsın, paran yoksa eğlenemezsin, düşünemezsin, dürüst olmazsın, paran yoksa tam bir insan değilsin…

“Para, para, her şey para! Parası olmadığı için Doringler onu aşağılamıştı, parası olmadığı için Primrose şiirini geri çevirmişti, parası olmadığı için Rosemary onunla yatmıyordu. Sosyal başarısızlık, sanatsal başarısızlık, cinsel başarısızlık – hepsi aynı kapıya çıkar. Hepsinin altında yatan, parasızlık.”

Çocukluğunda ailesinin bilerek ve isteyerek fakir olduklarını düşündüğü için ailesinden nefret eden Gordon, kendi fakirliğini kendi elleriyle yaratıyor. Bir yandan paraya savaş açarken, diğer yandan her başı sıkıştığında ablası Julia’dan borç para almaktan çekinmiyor. Şiir gönderdiği bir Amerikan dergisinden gelen 50 dolarlık çeki bozdurduğunda, bir önceki günkünden farklı hissediyor kendini. Yeniden doğmuş gibi, daha güçlü, daha canlı… Cebindeki 50 dolarla, bir gecelik de olsa karşı çıktığı, eleştirdiği sistemin bir parçası oluyor. Doringler’in çay partilerine büyük bir coşkuyla katılıyor. Elit! insanlarla birlikte olmak, onlar ile tanışmak, konuşmak için can atıyor.

Mücadele etmekten yoksun oluşu, “iyi” bir şeyler yapabilmek için uğraş vermemesi, parasızlığından utanması, hiç çaba sarf etmemesine rağmen sürekli mağdurmuş gibi görünmeye çalışması insanlarla ilişki kurmasını da güçleştiriyor. Düzenli olarak görüştüğü sadece iki kişi var; Ravelston ve Rosemary. Ablası Julia’ya ise sadece paraya sıkıştığı zamanlarda gidiyor.

Julia; Gordon’un rahatlıkla para isteyebildiği tek kişi. Kapitalist sistemin sömürüsünden şikayet eden Gordon,  ailede bir tek Gordon’un başarılı olacağını düşünen ve onun karşısına çıkan fırsatları elinin tersiyle itmesini bir türlü anlam veremeyen yine de ne zaman para istese ikiletmeden çıkartıp veren, kendi geleceğini kardeşi için feda eden ablasını sömürmekten çekinmiyor. 

Her ne kadar paraya karşı savaş açmış gibi görünse de, aslında para kazanmak, paranın verdiği güçle hareket etmek, önemli olmak! istiyor. Gerçekten yapmak istediği işte, -yazarlıkta- hiçbir zaman başarılı olamayacağını bildiği için başarısızlığı kendi tercihiymiş gibi göstermeye çalışıyor. “Comstock ailesinde hiçbir zaman hiçbir şey olmamıştı” Bu hiçbir şey olmama durumunu, güvensizlik duygusunu bir kambur gibi sırtında taşıyor. Parasız olduğu için yok sayılmasının doğal olduğunu düşünürken, insanların ona acımasından ya da hor görmesinden bir nevi zevk alıyor. Hayatındaki olumsuzlukların onun hareketlerinden ya da dış etkenlerden kaynaklandığına inanmak istemiyor. İnanmamak ya da yumuşamamak için zorluyor kendini. Onun hayatındaki tek günah keçisi para…

 “Kendisinin ve sahip olduğu şeylerin bir listesini çıkardı. Gordon Comstock, Comstockların son dölü, otuz yaşında, yirmi altı dişi kalmış; parası yok, işi de yok; ödünç pijamalar içinde, ödünç bir yatakta; önünde dilenmekten ve sefaletten başka bir şey yok, ardında sefil aptallıklardan başka bir şey yok. Bütün serveti aşağılık bir beden ve iki koli dolusu yıpranmış giysi.”

Orwell Hayvan Çiftliği ve 1984’de olduğu gibi Aspidistrada da sistemi eleştiriyor. Kapitalizmin yanında komünizm ve sosyalizm de payını alıyor bu eleştirilerden. Karamsar ve umutsuz dünya görüşünü bu kitaba da yansıtan Orwell, yarattığı Gordon karakterine biçtiği son ile sistemin demir pençelerinden kurtulmanın mümkün olmadığını, eninde sonunda etrafımızda dönüp duran dişlilerin bir parçası haline geleceğimizi vurguluyor.

Gordon’un değişken ruh halini, sevgisini!, nefretini, çelişkilerini, bunalımını ve kendini bataklığın içine sürükleyişini çok güzel yansıtmış Orwell. Ravelston ve Rosemary karakterleri de ayrı ayrı incelemeye değer. Gordon karakteri kitap sonuna kadar tavırları ve konuşmalarıyla insanı çileden çıkartsa da, zevkle ve keyifle okunacak bir kitap olan Aspidistra’nın hak ettiği değeri bulamamış bir eser olduğunu düşünüyorum.

Kaliteli kitaplarda buluşmak dileğiyle…

Buket Özsanat
31 Aralık 2017 Pazar
549 Görüntülenme

Facebook Yorumları

Site İçi Arama
Anket Tümü
Kitap okumanıza en çok engel olan şey nedir?