Jack London, Martin Eden kitap alıntıları

Etrafa göz atarken mektubu okuyan arkadaşını ve masadaki kitapları gördü. Açlıktan kırılan bir adamın yiyecek gördüğünde gözlerinin özlem ve arzuyla parlaması gibi özlem ve arzu dolu bakışlarla parladı gözleri.  


Beyin ne işe yarar, diye hararetle sordu kendine. Onlar ne yapmışsa o da yapabilirdi. Onlar yaşamı kitaplardan okuyarak öğrenirken kendisi o yaşamı yaşamakla meşguldü. Onun beyni de en az onlarınki kadar bilgiyle doluydu ama o farklı türden bilgilere sahipti.


Bir gül yaprağı gibi, diye düşündü, bir kar tanesi kadar serin ve yumuşak. Bir kadının elinin öyle mis gibi yumuşak olabileceğini hiç düşünmemişti. (..) Martin, fabrikada çalışan kızların ve emekçi kadınların sert, nasırlı ellerine alışkındı. Bu kadınların ellerinin neden sert olduğunu biliyordu, ama kızın eli… Onun eli yumuşaktı çünkü asla elini kullanarak çalışmamıştı. Geçinmek için çalışmak zorunda olmayan bir insan olabileceği düşüncesi onu hayrete sürükledi ve kızla arasındaki uçurumu daha da açtı.  


Kitaplar sanki dört bir yandan üzerine gelip onu bastırıyor ve eziyorlardı. İnsanoğlunun bilgi birikiminin bu kadar muazzam bir kaynağı olabileceğini asla düşünmemişti. Korkmuştu. Beyni nasıl olup da bütün bu bilgilere hakim olabilirdi? Sonra, bu bilgilere hakim olan başka bir çok insan olduğunu hatırladı; kendi kendine fısıldayarak tutkuyla büyük bir ant içti ve o insanların beyinleri ne yaptıysa kendi beyninin de bunu yapabileceği üzerine yemin etti.


Güç! Ruth güce ihtiyaç duyuyordu, Martin de bu gücü ona cömertçe veriyordu. Onunla aynı odada bulunmak ya da onunla kapıda buluşmak yaşamdan güç almaktı.


En zoru da cebir ya da fizik kitaplarını kapatıp not defterini ve kalemini bir kenara koyarak yorgun gözlerini yumup uykuya dalmaktı. Kısa bir süre için bile olsa yaşamdan kopma düşüncesinden nefret ediyordu ve tek tesellisi beş saat sonrasına kurulmuş olan alarmlı saatti. Ne olursa olsun sadece beş saat yitirecekti; sonra alarm zili çınlayarak onu bilinçsizlik aleminden çekip çıkaracak ve on dokuz saat sürecek bir başka ihtişamlı gün önünde uzanıyor olacaktı.


Martin’in bir günlük çalışması sıradan bir başarılı yazarın bir haftalık çalışmasına denkti. Çalışmayı asla umursamıyor, yorgunluk nedir bilmiyordu. Martin sözcükleri ve konuşmayı keşfediyordu ve yıllar boyu kendini iyi ifade edemeyen dudaklarının ardında hapsolmuş güzellik ve mucizeler şimdi vahşi, kuvvetli bir taşkın gibi dökülüyordu.


Birlikte oturmuş kiraz yiyorlardı – iri, sulu ve koyu şarap renginde kirazlar. Ruth, Martin’e yüksek sesle “Prenses” şiirinden dizeler okurken, Martin tesadüfen Ruth’un dudaklarındaki kiraz lekesini fark etti. O an için Ruth’un kutsallığı yok olmuştu. Nihayet o da insan hamurundan yapılmıştı ve Martin’in ya da herhangi bir insanın bedeni gibi onun bedeni de ortak yasaya tabiydi. Dudakları da kendi dudakları gibi ettendi ve kirazlar kendi dudaklarını boyadığı gibi onun dudaklarını da boyamıştı. Eğer dudakları ettense, geri kalan bedeni de ettendi. O, etiyle kemiğiyle diğer tüm kadınlar gibi bir kadındı. Martin bu hisse birden kapılmıştı. Bu, onu şaşkına çeviren, bir anda gelen bir vahiy gibiydi. Sanki güneşin gökten düştüğünü ya da tapılan saflığın bozulup kirlendiğini görmüş gibiydi. 


Ve Martin daha yirmi bir yaşındaydı, daha önce asla aşık olmamıştı.


O gece odasına geri döndüğünde aynaya bakıp, “Kimsin sen Martin Eden?” diye sordu kendi kendine. Meraklı bakışlarla kendine uzun uzun baktı. Kimsin sen? Nesin sen? Nereye aitsin?


Martin aynadaki görüntüsüne bakarak, “Seni budala!” diye bağırdı. “Yazmak istedin ve yazmaya çalıştın ama hakkında yazacağın hiçbir şey yoktu kafanda. Ne vardı kafanda? Birtakım çocuksu fikirler, ahmakça, yarım yamalak hisler, sürüyle anlaşılmamış, sindirilmemiş güzellikler, devasa, kapkara bir cehalet kütlesi, patlayacak kadar tıka basa aşkla dolu bir kalp ve aşkın kadar büyük cehaletin kadar boş ve faydasız bir hırs. Ve yazmak istedin!. Tam da birşeyler yazmak için kafana bir şeyler sokmanın eşiğindesin. Güzellik yaratmak istedin fakat güzelliğin doğasıyla ilgili hiçbir şey bilmeden bunu nasıl başarabilirsin? Yaşamın temel özelliklerine dair hiçbir şey bilmeden yaşam hakkında yazmak istedin. Dünya senin için bir Çin bulmacasından öte bir şey değilken ve tüm yazabileceklerin varoluşun, yaşamın düzeniyle ilgili bilmediklerinden ibaretken dünya ve varoluş düzeniyle ilgili yazmak istedin. Fakat moralini bozma, neşelen evladım Martin. Sonunda yazacaksın. Çok az şey biliyorsun ve şimdi daha çok bilmek için doğru yoldasın. Bir gün, eğer şanslıysan, bilinecek her şeyi bilmeye çok yaklaşabilirsin. O zaman yazacaksın.


Keşke ölü insanlar ölü kalsa. Neden ben ve içimdeki güzellik ölüler tarafından yönetilsin? Güzellik canlıdır ve ebedidir. 


Derin bir uykuda olmasına rağmen bir kedi gibi derhal gözlerini açmış ve bilinçsiz geçen beş saatin bitmiş olmasından mutluluk duyarak uyanmıştı. Hayattan habersiz geçen uyku saatlerinden nefret ediyordu.


Martin aşkı küçük göremezdi. Aşka tapıyordu. Aşk, dağların tepelerinde geziniyor, mantık vadisinin ötesine uzanıyordu. Arınmış ve yücelmiş bir varoluş hali, yaşamın zirvesiydi; nadiren erişilen bir duyguydu.


Benim kendi görüşlerim var ve kendi zevklerimi, hep birden aynı görüşü benimseyen insanların yargısına tabi kılamam. Eğer bir şeyi sevmezsem sevmem, hepsi bu; salt türdeşlerimin çoğunluğu bunu beğendi ya da beğendiğini farz etti diye benim de onları taklit edip bundan haz almam için hiçbir sebep yok. Sevdiğim ya da sevmediğim şeylerin modasını takip edemem.  


Martin sürekli ikamet edeceği yeri asla bulamamıştı. Kendini nerede bulduysa oraya uyum sağlayıp yerleşmiş, hem çalışırken hem de eğlenirken sergilediği yeteneğiyle, hakları için mücadele etme isteğiyle ve insanların saygısını kazanma becerisiyle her zaman, her yerde gözde biri olmuştu. Fakat olduğu yere asla kök salamamıştı. Kendini değil arkadaşlarını ve yakın çevresini tatmin etmeye yetecek kadar uyum sağlamıştı. Sürekli bir huzursuzluk hissetmiş, her zaman ötelerden bir yerden bir şeylerin çağrısını duymuş ve yaşam boyunca dolanıp durarak kitaplara, sanata ve aşka ulaşana kadar bu çağrının peşine düşmüştü. 


Kitap yorumu için tıklayınız.

3 Ekim 2016 Pazartesi
1603 Görüntülenme

Facebook Yorumları

Site İçi Arama
Anket Tümü
Kitap okumanıza en çok engel olan şey nedir?