Demir Ökçe'den bir bölüm

II. Meydan Okumalar

Misafirler gittikten sonra babam kendini bir koltuğa attı ve çılgınca gülmeye başladı. Annemin ölümünden bu yana onun ilk defa bu kadar içtenlikle güldüğünü görüyordum.

"Dr. Hammerfield'in hayatında böyle bir şeyle hiç karşılaşmadığına bahse girerim," diyerek güldü. "Din konusunda tartışmaya girecek kadar güzel konuşmak! Ernest'in konuya nasıl da bir kuzu gibi uysalca başladığını fark ettin mi? Sonra nasıl da çabucak kükreyen bir aslan kesildiğini? Son derece disiplinli bir kafası var. Eğer enerjisini o yöne çevirmiş olsaydı iyi bir bilim adamı olabilirdi."

Ernest Everhard'ın çok ilgimi çektiğini söylememe gerek yok elbette. Söyledikleri ve bunları söyleyiş biçimiyle değil, bir erkek olarak da beni çok etkilemişti. Böyle bir insana hiç rastlamamıştım. Sanırım, yirmi dört yaşıma basmış olmama rağmen, evlenmemiş olmamın nedeni buydu. Ondan hoşlanmıştım. Bunu kendime itiraf etmeliydim. Benim ondan hoşlanmam, zekâsından ve tartışma gücünden başka bir şeylere dayanıyordu. Şişkin pazılarına ve kaim boynuna rağmen, ben-de masum bir çocuk izlenimi bırakmıştı. Kibirli bir aydın görüntüsünün altında, duygulu ve ince bir ruhun gizlendiğini anlamıştım. Sanırım kadınlık sezgilerim aracılığıyla farkına varabildiğim birtakım izlenimler yaratmıştı bende.

Onun o tok sesinde, yüreğime işleyen bir vurgu vardı; bu ses hâlâ kulaklarımda çınlıyordu ve onun sesini yeniden duymak istediğimi hissediyordum. Yüzünün derin, hırslı ciddiyetini bozan gözlerindeki o kahkaha pırıltılarım yine görmek istiyordum. Belirsiz ama daha derin duygular sokuluyordu yüreğime. Onu daha ilk akşam neredeyse sevmeye başlamıştım. Ama onu bir daha hiç görmeseydim, bu karmakarışık, belirsiz duygularımın silinip gideceğinden ve onu kolaylıkla unutacağımdan da eminim.

Ama kaderimde onu yeniden görmek varmış. Babamın sosyolojiye karşı yeni yeni duymaya başladığı merak ve bu konuda konuşma ve tartışmalar yapmak için evimizde yapılan yemekli toplantılar, bizi ister istemez sık sık karşılaştırıyordu. Babam bir sosyolog değildi. Annemle evliliği mutlu yıllar yaşatmıştı ona. Kendi bilim dalı olan fizik alanında yaptığı araştırmalar da onu mutlu ediyordu. Ama annem ölünce, kendi çalışmaları bile onun boşluğunu dolduramadı. Önceleri avunmak için felsefeyle ilgilendi. Sonra bu ilgi giderek büyüdü. Ekonomiye ve sosyolojiye yöneldi. Yüreğinde güçlü bir adalet duygusu vardı ve çok geçmeden haksızlıkların düzeltilmesi için, toplumdaki eşitsizliği kıyasıya eleştiren bir adam olup çıktı. Bu işin sonunun bizim için nereye varacağından hiç kaygı duymadan, onda doğan bu ilginin işaretlerini saygıyla izliyordum. O da sonucunu hiç düşünmeden, bir delikanlı heyecanıyla bu yeni arayışların içine daldı.

Bir bilim adamı olarak uzun yıllardır laboratuvarda çalışmaya alışmıştı. İşte bu yüzden oturma odamızı bir sosyoloji laboratuvarına dönüştürdü. Bu odada, her türden, her sınıftan insanlar, bilim adamları, politikacılar, bankerler, işçi liderleri, sosyalistler ve anarşistler bir araya geliyordu. Onları kendi aralarında tartışmaya kışkırtıyor, sonra onların hayat ve toplum hakkındaki görüşlerini çözümlüyordu.

Ernest'le "Papazlar Akşamı"ndan kısa bir süre önce tanışmıştı. Misafirler gittikten sonra, onunla nasıl tanıştığını öğrendim, bana anlattı. Bir akşam, bir sokaktan geçerken, sabun sandığının üstünde bir grup işçiye söylev veren bir adamı dinlemek için durmuştu. Bu adam Ernest'ti. Sosyalist partinin ileri gelen önderlerinden biriydi ve ayrıca sosyalizm felsefesinin ünlü adlarındandı. En soyut sorunları, sade bir dille ve açık seçik bir biçimde anlatmayı bilen, bu doğuştan eğitimci ve yorumcu, emekçilere ekonomi politiği açıklayabilmek için bir sabun sandığının üstüne çıkmayı küçültücü bir davranış olarak kabul etmiyordu.

Babam onu dinlemek için durmuş, söylevi ilgisini çekmiş, konuşmacıyla bir tanışma ayarlamış, biraz sohbetten sonra, papazların geleceği akşam yemeğine onu da davet etmişti. Babam, yemekten sonra, onu ne kadar az tanıdığını anlattı. Soyu iki yüz yıl önce Amerika'ya yerleşmiş olan Everhard'lara dayanmasına rağmen, işçi sınıfından bir ailenin oğluydu.1 On yaşındayken küçük bir fabrikada çalışmış, sonra da bir nalbandın yanma çırak olarak girmiş, kısa zamanda bir nalbant olup çıkmıştı. Kendi kendini yetiştirmişti, kişisel çabasıyla Almanca ve Fransızca öğrenmişti; o sırada Chicago'da zorluklar içinde mücadele veren sosyalist bir yayınevine, bilimsel ve felsefi kitaplar çevirerek, karnını zor doyuracak kadar parayı güç bela kazanıyordu. Ayrıca, bu kazanca, çok az satan kendi ekonomik ve felsefi çalışmalarından gelen, çok kısıtlı bir telif ücreti de arada bir ekleniyordu.

İşte o akşam yatmaya gitmeden önce, onun hakkında bütün öğrendiklerim bunlardı ve yatakta hafızama işleyen sesini dinleyerek uzun süre gözlerim açık yattım. Düşüncelerimden korkmaya başlamıştım. Ernest, benim sosyal sınıfımdan hiçbir erkeğe benzemiyordu, öylesine yabancı ve öylesine güçlüydü ki! O üstün havası hem başımı döndürüyor, hem de beni korkutuyordu, öyle ki hayal gücümün bir ara beni, onun sevgilisi ve karısı olarak canlandırdığının farkına vardım. Bazı erkeklerin gücünün, kadınlar için dayanılmaz derecede çekici olduğunu çok duymuştum, ama o gereğinden de fazla güçlüydü. "Hayır! Hayır!" diye haykırdım.

"Bu imkansız, çok saçma!" Ve ertesi sabah uyandığımda onu yeniden görmek isteğiyle yanıyordum. Bir tartışmada onun zaferine tanık olmak, karşısındakiler! Savaşa çağıran sesinin yankısıyla titremek, kendine güveni ve gücüyle, karşısındakini hiçe sayan tavrıyla, onların körelmiş düşüncelerini çürütürken onu hayranlıkla seyretmek arzusu doldurdu yüreğimi yine. Kabadayılık taslıyorsa da bunun ne zararı vardı ki? Kendi deyimiyle bu "işe yarıyor", etki yaratıyordu. Her şey bir yana, onun kaba dille konuşmasını seyretmek çok güzel bir şeydi. İnsanı bir çarpışmanın eşiğindeymiş gibi heyecanlandırıyordu.

O akşamı izleyen birkaç gün, babamdan ödünç aldığım Ernest'in eserlerinden bazılarını okumakla geçti. Yazıya döktüğü sözleri de, dışa vurduğu düşünceleri gibi açık seçik ve inandırıcıydı. İnsan kuşku duymaya başladığında bile, söylediklerini inandırıcı kılan, kesin bir sadeliği vardı dilinin. Kolay anlaşılabilirlik yeteneği vardı. Mükemmel bir yorumlayıcıydı. Yine de üslubunun yetkinliğine rağmen, yazılarında hoşuma gitmeyen birçok şey vardı. Sınıf çatışması diye adlandırdığı kavrama, emek ile sermaye arasındaki uzlaşmazlığa, çıkar çatışmasına gereğinden fazla vurgu yapıyordu.

Babam coşkun bir sevinç içinde, Dr. Hammerfield'ın Ernest hakkında edindiği kanıyı bana anlattı. Dr. Hammerfield'e göre Ernest, "yetersiz bilgisiyle ukalalık taslayan, küstah bir kabadayıydı. Ayrıca, onunla yeniden karşılaşmayı hiç arzu etmiyordu.

Ama Piskopos Morehouse, Ernest'e büyük bir ilgi duymuş, onunla tekrar görüşmek için can atıyordu. "Güçlü bir genç," diyordu; "ve canlı, çok canlı. Ama kendine çok güveniyor, aşın güveniyor."

Ernest bir gün öğleden sonra babamla birlikte geldi. Piskopos onlardan önce gelmişti, birlikte verandada çay içiyorduk. 'in sürekli olarak Berkeley'de takılmasının nedenini de söyleyeyim, yeri gelmişken; o sırada, üniversitede, özel biyoloji dersleri alıyordu ve "Felsefe ve Devrim"2 adlı yeni bir kitabın üzerinde çalışıyordu.

Ernest adımını atar atmaz sanki veranda ansızın küçüldü. Bedenen aşırı iri olduğundan değil. Boyu bir yetmiş beş kadardı, ama etrafında çok uzunmuş gibi bir hava yaratıyordu. Beni selamlamak için eğildiğinde, heyecanını ele vermeden edemedi. O katı bakışları, elimi sımsıkı kavrayan elinin söyledikleriyle çelişir gibiydi. Elimi kendinden emin ve sert bir şekilde sıktı. Gözleri de elleri kadar güven doluydu. İlk günkü gibi bana uzun süre bakan gözlerinde, bu kez bir soru var gibiydi.

"Sizin 'İşçi Sınıfı Felsefesi' adlı kitabınızı okudum," dedim. Gözleri parladı.

"Umarım," diye cevap verdi, "bu kitabın hangi okuyucu için yazıldığını dikkate almışsınızdır."

"Evet aldım, ben de bu yüzden sizinle bir kavgaya tutuşmak istiyorum," diye meydan okudum.

"Benim de sizinle paylaşacak bir kozum var. Bay Everhard," dedi Piskopos Morehouse.

Bu çifte meydan okuma karşısında, Ernest çocukça omuzlarını silkti ve bir fincan çayı kabul etti.

Piskopos önümde şöyle bir eğildi ve önceliği bana bıraktığını belirtti.

"Sınıflar arasındaki kini körüklüyorsunuz," dedim. "İşçi sınıfının dar ve kaba yanlarına seslenmek bence bir yanlış, hatta suç. Sınıf kini anti-sosyal bir duygudur ve bana öyle geliyor ki aynı zamanda anti-sosyalist-çedir."

"Suçsuzum," diye cevap verdi. "Benim bugüne kadar yazdığım tek bir satırın, ne özünde ne de biçiminde sınıf kini yoktur."

"Amma da yaptınız!" diye bağırdım sitemle ve kitabını alıp açtım.

Kitabın sayfalarını karıştırırken, o gülümsüyor ve sakin sakin çayını yudumluyordu.

"Sayfa yüz otuz iki," diye yüksek sesle okumaya başladım; " 'Böylece sosyal gelişmenin bu aşamasında sınıf mücadelesi, ücretleri ödeyen sınıf ile ücretli sınıf arasında patlak verir.'"

Zafer kazanmış bir tavırla yüzüne baktım.

"Burada sınıf kininden söz edilmiyor," diye gülümsedi.

"Ama," diye cevap verdim, "'sınıf mücadelesi' diyorsunuz."

"Sınıf kininden başka bir şey bu," diye karşılık verdi. "Ve bana inanın, biz kini, hıncı körüklemeyiz. Biz, sınıf mücadelesinin, sosyal gelişmenin bir yasası olduğunu söylüyoruz. Bunun sorumlusu biz değiliz. Biz sınıf mücadelesi yapmayız. Yalnızca onu açıklarız, tıpkı Newton'un yerçekimini açıkladığı gibi. Biz sınıf mücadelesini üreten çıkar çatışmasının doğasını açıklıyoruz."

"Ama çıkar çatışması diye bir şey olmamalıdır!" diye bağırdım.

"Ben de yürekten katılıyorum size," diye cevap verdi. "İşte biz sosyalistler de bu çıkar çatışmasının ortadan kalkması için çabalıyoruz. İzin verirseniz birkaç satır da ben okuyayım." Kitabını aldı ve birkaç sayfa geri çevirdi. "Sayfa yüz yirmi altı; 'İlkel kabile komünizminin ortadan kalkması ve özel mülkiyetin ortaya çıkmasıyla başlayan sınıf mücadelesi döngüsü, sosyal varlığı sürdürmeyi sağlayan araçların, özel mülkiyet olmaktan çıkartılmasıyla son bulacaktır.'"

"Ama ben sizinle aynı düşüncede değilim," diye araya girdi Piskopos, solgun yüzü heyecanından biraz kızarmıştı. "İddianız yanlış; emek ile sermaye arasında çıkar çatışması diye bir şey yoktur ya da daha doğrusu olmaması gerekir."

'Teşekkür ederim," dedi Ernest ciddi bir sesle. "Son söylediğinizle benim iddialarımı desteklemiş oldunuz."

"Ama ne diye bir çatışma olsun ki?" diye sordu Piskopos hararetle.

Ernest omuzlarını silkti. "Çünkü böyle yaratılmışız, sanıyorum."

"Ama böyle yaratılmadık!" diye bağırdı öteki.

"İdeal insandan mı söz ediyorsunuz?" diye sordu Ernest. "Bencil olmayan, tanrıya benzeyen insandan mı söz ediyorsunuz? Öyle az ki böyle insan, hatta yok. Yoksa sıradan, ortalama insandan mı söz ediyorsunuz?"

"Sıradan ve ortalama insandan," oldu cevap.

"Zayıf, saf, yanlış yapmaya hazır insandan mı?"

Piskopos Morehouse başını salladı.

"Ve bayağı, bencil insandan mı?"

Yeniden başını salladı Piskopos.

"Dikkat edin!" diye uyardı Ernest. "Bencil dedim."

"Ortalama insan bencildir," diye yüreklice kabullendi Piskopos.

"Elinin erdiği her şeyi ister?"

"Mümkün olan her şeye sahip olmak ister, üzücü ama gerçek."

"O halde şimdi avucuma düştünüz." Ernest bu sözleri söylerken, çenesi bir kapanın yayı gibi kapandı. "İzin verin de göstereyim size. Şimdi tramvayda çalışan bir işçiyi ele alalım."

"Sermaye olmasaydı tramvayda çalışamazdı," diye sözünü kesti Piskopos.

"Doğru, ama siz de kabul edersiniz ki, kârı ortaya çıkaran emek olmasa sermaye de yok olacaktı."

Piskopos sessizdi.

'Tamam mı?" diye üsteledi Ernest.

Piskopos başını salladı.

"İkimizin düşüncesi de karşılıklı olarak birbirini götürür," dedi Ernest, önemsiz bir şeyden söz ediyormuş gibi heyecanlanmadan konuşuyordu. "Ve böylece konuşmaya başladığımız noktaya dönmüş oluyoruz. Yeniden başlayalım. Tramvay işçileri emeği sağlar. Hissedarlar sermayeyi sağlar. Emek ve sermayenin ortak çabasıyla da para kazanılır.3 Kazanılan bu parayı kendi aralarında bölüşürler. Sermayenin payına düşene kâr, emeğin payına düşene ücret denir."

"Çok güzel," diye araya girdi Piskopos. "Bu paylaşmanın dostça yapılmaması için hiçbir neden yok."

"Az önce bir konu üzerinde anlaştığımızı hemen unuttunuz," diye karşılık verdi Ernest. "Ortalama insanın bencil olduğu konusunda anlaşmıştık. İnsan neyse odur. Siz her şeye gökyüzünden bakma alışkanlığınızla, göğe yükseldiniz ve aslında var olan değil de olması gerektiği gibi olan insanlar arasında para bölüştürüyorsunuz. Ama gerçeğe dönecek olursak, emekçi, bencil olduğundan, bu paylaşımdan elinden geldiğince fazlasını almak isteyecektir. Kapitalist, bencil olduğundan, bu paylaşımdan elinden geldiğince fazlasını almak isteyecektir. Eğer bir şey sınırlı bir miktardaysa ve iki insan bu şeyden mümkün olduğunca büyük paylar almak istiyorlarsa, burada sermaye ile emek arasında bir çıkar çatışması söz konusu olur. Bu uzlaştırılamaz bir çatışmadır. Dünya üstünde işçiler ve kapitalistler oldukça, bu paylaşım üzerinde kavga etmeye devam edeceklerdir. Bu öğleden sonra San Francisco'da olsaydınız, yürümek zorunda kalacaktınız. Çünkü tek bir tramvay çalışmıyor."

"Gene mi grev?"4 diye sordu Piskopos telaşla.

"Evet, tramvay şirketinin kârlarının paylaşılması konusunda kavga ediyorlar."

Piskopos Morehouse birden heyecanlandı.

"Yanlış bir iş!" diye bağırdı. "İşçiler ileriyi göremeyecek kadar dar görüşlüler. Böyle davranırlarsa, bizim onlardan yana olmamızı nasıl umabilirler..."

"Yürümek zorunda kaldığımızda," dedi Ernest muzipçe.

Ama Piskopos Morehouse duymazlıktan gelip devam etti.

"Onların bakış açılan çok dar. İnsan insan olmalı, vahşi hayvan değil. Şimdi şiddet ve kıyım olacak, yas tutan dullar ve yetimler olacak. Sermaye ve emek dost olmalı. Ortak çıkarları için el ele çalışmalılar."

"Ah, yine havalara çıktınız," dedi Ernest soğuk bir sesle. "Hadi yeryüzüne ininiz. Unutmayın ki, ortalama insanın bencil olduğu konusunda anlaşmıştık."

"Ama bencil olmamalı!" diye bağırdı Piskopos.

"Bu konuda ben de size katılıyorum," diye kabaca cevap verdi Emest. "Bencil olmaması gerek, ama böyle domuzca bir ahlak üstüne kurulmuş sosyal düzende yaşadığı sürece bencil olmaya devam edecektir."

Piskopos korkmuş gibiydi, babam gülmemek için kendini zor tutuyordu.

"Evet, domuzca bir ahlak," diye devam etti Ernest’in safsızca. "Kapitalist sistemin anlamı bu. Kilisenizin desteklediği, kürsünüzde her zaman vaaz verdiğiniz şey bu. Domuzca bir ahlak! Bunun başka bir adı yok."

Piskopos sanki yardım istermiş gibi babama döndü, ama o gülerek başını salladı.

"Korkarım, Bay Everhard haklı," dedi. "'Laissez-faire'5, herkes kendini düşünsün ve benden sonra kıyamet kopsun, işte sizin aşıladığınız anlayış bu. Geçen akşam Bay Ever-hard'ın dediği gibi, siz kilise adamlarının işlevi, kurulu düzenin devamını sağlamaya yardımcı olmak ve toplum da bu temel üzerine kurulmuş."

"Ama bu İsa'nın öğretisi değil!" diye bağırdı Piskopos.

"Bugünlerde Kilise İsa'nın öğretisini öğretmiyor ki," diye karşılık verdi hemen Ernest. "Emekçilerin, Kilise'yle hiçbir alışverişlerinin olmayacak olmasının nedeni de bu. Kilise, kapitalist sınıfın işçi sınıfını gaddarlıkla ve vahşice sömürüp ezmesine gözünü yummakta ve onaylamaktadır."

"Kilise buna göz yummuyor," diye karşı çıktı Piskopos.

"Kilise buna karşı da çıkmıyor," diye cevap verdi Ernest. "Kilise buna karşı çıkmadığı sürece, buna göz yumuyor demektir. Kilise'nin kapitalist sınıf tarafından desteklendiğini de unutmamak gerekir."

"Olaylara bu ışığın altından bakmamıştım," dedi Piskopos safça. "Yanılıyor olmalısınız. Bu dünyada üzücü ve kötü birçok şey olduğunu ben de biliyorum. Kilise'nin şeyi... sizin proletarya6 dediğiniz şeyi kaybettiğini de biliyorum."

"Siz hiçbir zaman proletaryaya sahip olmadınız," diye bağırdı Ernest. "Proletarya, Kilise'nin dışında ve Kilise'siz gelişip büyüdü."

"Seni tam anlayamadım," dedi Piskopos yavaşça.

"Öyleyse izin verin de açıklayayım. On sekizinci yüzyılın sonlarına doğru toplum yaşamına makinelerin girişi ve fabrika sisteminin gelişmesiyle, çalışan büyük emekçi kitleleri topraktan sökülüp ayrıldı. Eski çalışma düzeni bozuldu. Çalışan insanlar köylerinden sürülüp, sanayi şehirlerine doluştular. Analar ve çocuklar, yeni makinelerin başında çalışmaya koyuldu. Aile yaşamı yok oldu. Koşullar korkunçtu. Kanlı bir hikâyedir bu."

"Biliyorum, biliyorum," diye sözünü kesti Piskopos Morehouse, yüzünde kederli bir ifade belirmişti. "Korkunçtu. Ama bu bir buçuk yüzyıl önce olmuştu."

"Ve işte o zaman, bir buçuk yüzyıl önce, çağdaş proletarya doğdu," diye devam etti Ernest. "Ve Kilise onun varlığını görmezden geldi. Kapitalistler, bu halk mezbahalarını kurarlarken, Kilise sustu. Karşı çıkmadı, bugün de karşı çıkmıyor. Austin Lewis'in7 o dönem hakkında konuşurken söylediği gibi, kime 'Kuzularımı besle' emri verildiyse, o kimseler, bu kuzuların köle olarak satılmalarını ve gıklarını bile çıkarmadan ölümüne çalışmalarını sağladılar."8 Kilise sustu o zaman, sözlerime devam etmeden önce bana açıkça aynı düşüncede olup olmadığımızı söylemelisiniz. Kilise o zaman sustu mu, susmadı mı?"

Piskopos Morehouse tereddüt etti. Dr. Hammerfield gibi, o da, Ernest'in deyimiyle, 'cepheden saldırıya' alışık değildi.

"On sekizinci yüzyılın tarihi yazılmıştır," dedi Ernest. "Eğer Kilise susmamış olsaydı, hiç kuşkusuz tarih kitaplarında susmamış olduğu yazardı."

"Korkarım, Kilise sesini çıkarmadı," diye itiraf etti Piskopos.

"Ve bugün de aynı suskunluğu sürdürüyor."

"Bu noktada size katılmıyorum," dedi Piskopos.

Ernest durdu, karşısındakine dikkatle baktı ve meydan okumayı gördü.

"Pekâlâ," dedi. "Göreceğiz. Chicago'da, doksan sent kazanabilmek için bütün bir hafta boyunca çalışan kadınlar var. Kilise buna karşı çıktı mı?"9

"Bunu ilk defa duyuyorum," oldu cevap. "Haftada doksan sent ha! Bu korkunç bir şey!"

"Kilise buna karşı çıktı mı?" diye üsteledi Ernest.

"Kilise'nin bundan haberi yok." Piskopos terliyordu.

"Yine de Kilise'ye 'Kuzularımı besleyin,' emri verilmişti," dedi Ernest küçümser bir tavırla. Bir an durup sonra, "Alaycı sözlerim için beni bağışlayın Piskopos. Ama sizlerle konuşurken sabrımızın tükenmesine sanırım şaşırmıyorsunuzdur. Kapitalistlerin emrindeki kiliseleriniz, Güney'deki dokuma fabrikalarında çocukların çalıştırılmasına karşı çıktı mı? Altı, yedi yaşlarındaki çocuklar, her gece on iki saat süren vardiyalarda çalışıyorlar. Kutsal güneş ışığını görmekten bile yoksunlar. Sinekler gibi ölüyorlar. Kârlar onların kanlarıyla besleniyor. Bu parayla New England'da görkemli kiliseler yapılıyor. Ve siz bu muhteşem kiliselerde, bu çocukların kanlarıyla göbeklerini şişirmiş o kazanç sahipleri adına, tatlı tatlı vaazlar veriyorsunuz."

"Bilmiyordum," diye mırıldandı Piskopos çaresiz bir tavırla. Sanki içi bulanıyormuş gibi yüzü solmuştu.

"Öyleyse karşı çıkmadınız?"

Piskopos başını salladı.

"Öyleyse Kilise on sekizinci yüzyılda olduğu gibi bugün de dilsiz."

Piskopos suskundu, Ernest sesini ansızın yükseltti.

"Ve unutmayın ki, kilise adamlarından kim buna karşı çıkarsa hemen işinden atılır."

"Bunun doğru bir şey olduğunu düşünmüyorum," diye karşı çıktı Piskopos.

"Siz karşı çıkacak mısınız?" diye sordu Ernest.

"Bizim bu bölgede, böyle haksızlıkları bana gösterin, karşı çıkacağım."

"Göstereceğim," dedi Ernest sakin bir sesle. "Şu anda hizmetinizdeyim. Sizi cehennemde bir yolculuğa çıkaracağım."

"Ben de karşı çıkacağım." Piskopos koltuğunda doğruldu ve o kibar yüzünde bir savaşçının çizgileri belirdi. "Kilise suskun kalmayacak!"

"İşinizden atılacaksınız," diye uyardı Ernest onu.

"Ben size bunun tersini kanıtlayacağım," oldu Piskopos'un karşılığı. "Eğer bütün dedikleriniz doğruysa bile, Kilise'nin bu olayları bilmediği için suskun kaldığını size kanıtlayacağım. Dahası, ben sanayi toplumundaki korkunç şeylerin, kapitalist sınıfın bunları bilmeyişinden ileri geldiğine inanıyorum. Bilgi edinir edinmez bütün yanlışlıklarını düzeltecektir. Bilgiyi vermek görevi, Kilise'ye düşmüştür."

Ernest güldü. Gülüşü kabacaydı ve bir içgüdüyle Piskopos'u savunmayı üstüme aldım.

"Unutmayınız ki," dedim, "siz madalyonun tek yüzünü görüyorsunuz. Çok iyi yönlerimiz de var bizim. Siz sadece, kötü yanlarımızı görüyorsunuz. Piskopos Morehouse haklı. Endüstrinin yarattığı haksızlıkların, sizin sözlerinizle dehşetin nedeni, yöneticilerin bunu bilmemesidir. Sınıflar arasındaki uçurumu Çok derinmiş gibi gösteriyorsunuz."

"Vahşi Kızılderililer bile, kapitalist sınıf kadar zorba ve acımasız değildir," diye karşılık verdi Ernest; o sırada ona karşı büyük bir kin duydum.

"Bizi tanımıyorsunuz," diye cevap verdim. "Biz ne zorbayız, ne de acımasız."

"Kanıtlayın," dedi meydan okur gibi.

"Nasıl kanıtlayabilirim? Sizin gibi birine hem de!" Giderek öfkelenmeye başlıyordum.

Başını salladı. "Bunu bana kanıtlayın demiyorum, kendinize kanıtlayın."

"Ben biliyorum," dedim.

"Hadi, hadi çocuklar," dedi babam yatıştıran bir sesle.

"Umurumda değil..." diye söze başladım gururla, ama Ernest sözümü kesti.

"Yanılmıyorsam, siz ya da babanız, her ikisi de aynı kapıya çıkar zaten, Sierra Fabrikaları'na para yatırmışsınız."

"Bunun konumuzla ne ilgisi var?" diye bağırdım.

"Pek fazla bir ilgisi yok," dedi sakin bir sesle. "Yalnız, şu giydiğiniz elbise kan lekesi içinde. Yediğiniz yiyecekler de kan kokuyor. Evinizin çatı kirişlerinden küçük çocukların, güçlü erkeklerin kanı damlıyor. Bunların damla damla çevreme düştüğünü duymam için gözlerimi bir parça kapatmam yeterli. Tıp, tıp, tıp..."

Bunları söylerken, bir yandan da gözlerini kapayıp koltuğunda kendini geriye attı. Kızgınlık ve kınlan onurumun hüznüyle gözyaşlarına boğuldum. Hayatımda kimse bana böyle kaba davranmamıştı. Piskopos ve babam da benim gibi allak bullak olmuşlardı. Konuşmayı başka bir yöne çevirmeye çalıştılar, ama Ernest gözlerini iri iri açarak bana baktı ve bir el hareketiyle aradan çekilmelerini istedi. Ağzı gerilmiş, gözleri kısılmıştı, gözlerinde en küçük bir sevinç pırıltısı yoktu. Bana ne diyecekti, bana nasıl bir suçlama yöneltecekti, bunu hiçbir zaman öğrenemedim. Çünkü tam o anda kaldırımdan geçen bir adam durdu, bize baktı. İriyarı, yoksul kıyafetli, sırtında bambu kamışlar ve kumaştan yapılma sehpalardan, sandalyelerden oluşan ağır bir yük taşıyordu. Mal satmak için içeri girip girmemekte tereddüt ediyormuş gibi eve bakıyordu.

"Bu adamın adı Jackson'dır," dedi Ernest.

"Böyle seyyar satıcılık10 yapacağına, gidip bir işte çalışacak kadar da güçlü," diye lafı yapıştırdım hemen.

"Ceketinin sol koluna dikkat edin," dedi Ernest yumuşak bir sesle.

Baktım, ceketinin kolu boşta sallanıyordu.

"Sizin çatınızdan damlayan kanın bir kısmı, bu kesik koldan akıyor işte," diye devam etti Ernest aynı yumuşak ve hüzünlü sesle. "Kolunu Sierra Fabrikaları'nda kaybetti ve siz de yaralanmış bir at gibi ölmesi için onu sokağa attınız. 'Siz' derken, sizin ve öteki hissedarların fabrikayı yönetmek için parayla tuttuğu yöneticileri, müdürleri kastediyorum. Bu bir kazaydı.

Şirkete birkaç dolar fazla kazandırmak için oldu kaza. Kolunu tarağın dişlisine kaptırdı. Makinenin dişleri arasında gördüğü taş parçasını orada bırakabilirdi, en fazla makinenin dişini kırardı. Bu taşı çıkarmak için uğraşırken kolunu, parmak uçlarından ta omzuna kadar dişliye kaptırdı. Geceydi. Fabrikalar mesai yapıyordu. Kazanç su gibi akıyordu. Şirket, o mevsim ortaklarına yüksek kâr payı dağıtmıştı. Jackson saatlerdir çalışıyordu, kasları gevşemişti artık, hareketleri yavaşlamıştı. Makineye kapılmasının nedeni de bu oldu. Bir karısı ve üç çocuğu var."

"Peki şirket ne yaptı onun için?" diye sordum.

"Hiçbir şey. Oh, bağışlayın, unutuyordum, bazı şeyler yaptı elbette. Jackson'ın hastaneden çıktıktan sonra açtığı tazminat davasını düşürdü. Şirket, çok iyi avukatlar çalıştırır, biliyorsunuz."

"Hikâyenin tamamını anlatmadınız," dedim kendimden emin bir şekilde. "Belki de hikâyenin hepsini bilmiyorsunuz. Belki adam bir küstahlık etti."

"Küstah mı! Ha! Ha!" Gülüşü şeytancaydı. "Ulu Tanrım! Küstahmış! Kopuk koluyla küstah biri ha! Tam tersine, alçakgönüllü, uysal bir işçiydi, bugüne kadar kimse onun için küstah demedi."

"Ama mahkeme," diye üsteledim. "Bu davada sizin anlattıklarınızın dışında bir şey olmasaydı, mahkemede onun aleyhine karar verilmezdi."

"Şirketin baş avukatı Albay Ingram'dır.

Çok güçlü bir avukattır." Ernest kısa bir süre büyük bir ciddiyetle gözlerimin içine baktı. "Size bir öneride bulunacağım, Bayan Curıningham. Jackson olayını bir araştırın."

"Buna karar vermiştim zaten," diye karşılık verdim soğuk bir sesle.

"Pekâlâ," dedi yüzü sevinçle aydınlanarak. "Size bu adamı nerede bulabileceğinizi de söyleyebilirim. Ama Jackson'ın kolu yüzünden duygularınızın nasıl değişeceğini düşündükçe sizin adınıza korkuyorum."

İşte Piskopos ve ben, Ernest'in meydan okumalarını böylece kabullenmiş olduk. Beni, kişiliğime ve sınıfıma yöneltilen haksız bir suçlamayla baş başa bırakarak gittiler. Bu adam bir hayvandı. O an ondan nefret ediyor ve işçi sınıfından bir adamın ancak bu kadar kibar davranabileceğini düşünerek kendimi avutuyordum.
 


1- O zamanlar Amerika'da doğan yerli halkla, göçmen halk arasındaki ayrım keskin ve tiksindiriciydi.

2- Bu kitap, Demir Ökçe'nin altında geçen üç yüzyıl boyunca gizlice basıldı durdu. Çeşitli baskılarından birkaç örnek, Ardis Milli Kütüphanesi'nde bulunmaktadır.

3- O günlerde, ulaşım araçtan yağmacı grupların (tekellerin) denetimi altındaydı ve kârları çok yüksekti.

4- Bu tür kavgalar o akla sığmaz anarşik çağda çok yaygındı. Kimi zaman işçiler işi bırakırdı. Kimi zaman kapitalistler işçilerin çalışmasına izin vermezdi. Böylesi anlaşmazlıkların olduğu şiddet ve kargaşa içinde birçok mülk talan edilir, birçok hayat kaybedilirdi. O dönemin bir başka geleneği olan, daha aşağı sınıftaki insanların, eşleriyle kavga ettiklerinde evdeki mobilyaları kırıp dökme alışkanlıkları gibi, bu grevlerdeki kanlı olaylar bizim aklımızın alamayacağı bir olgudur.

5- Bırakınız yapsınlar.

6- Latince proletarii sözcüğünden türetilmiştir. Proletarii, Servius Tullius döneminde, devlete nesil yetiştirmek yönünde bir değeri olanlara verilen isimdi. Başka bir deyişle, servet, konum ya da istisnai kabiliyetleri yönünden hiçbir değerleri yoktu.

7- Hıristiyanlık Çağının 1906 yılının sonbahar seçimlerinde, Sosyalist Parti listesinden California Valiliği'ne aday gösterilmişti. İngiltere doğumlu olan Lewis, politik ekonomi ve felsefe üzerine birçok kitabın yazandır ve zamanının Sosyalist liderlerinden biridir.

8- Tarihte, Hıristiyan Çağında, on sekizinci yüzyılın ikinci yansında İngiliz fabrikalarında çalışan, kadın ve çocuk kölelere karşı yapılanlardan daha korkunç bir sayfa daha yoktur. Böyle sanayi cehennemlerinde, o günlerin büyük servetleri elde edilmiştir.

9- Everhard, önceleri "Ayaklanma Savaşı" diye bilinen savaşı ve Güney Kilisesi'nin kölelik savunmalarını sıralasaydı, daha iyi bir örnek vermiş olurdu. Bu savunmalardan birkaçını, dönemin belgelerinden seçerek, buraya ekliyorum. M. S. 1835 yılında, Presbiteryen Kilisesi'nin Genel Kurulu şu açıklamayı yapmıştı; "Kölelik hem Eski hem de Yeni Ahit'te kabul edilmiş ve Tanrı'nın egemenliği tarafından kınanmamıştır." Charleston Baptist Cemiyeti, M. S. 1835'te şu açıklamayı yapmıştı; "Köle sahiplerinin kölelerine hükmetme hakkı, bütün her şeyi yaratan Yaratıcı tarafından açıkça tanınmıştır. Tanrı, nesnelerin mülkiyet hakkını canının istediğine vermekte kesinlikle serbesttir." Virginia Randolph-Ma-con Metodist Koleji İlahiyat Profesörü Rahip E. D. Simon şunları yazmıştı; "Kutsal Kitap'taki bazı bölümler su götürmez bir şekilde köleyi mal olarak satın alma hakkını onaylamaktadır, bu hakka ilişkin çeşitli örnekler de verilmiştir. Satın alma ve satma hakkı açıkça belirtilmiştir. Bu konuda, Tanrı'nın buyurduğu Yahudi kurallarına ya da yüzyıllardır süregiden uygulamaya ya da Yeni Ahit ve ahlak yasalarına bakacak olursak, köleliğin ahlaksızca bir şey olmadığı sonucuna vardık. İlk Afrika kölelerinin yasal olarak köle ilan edildiklerini düşünürsek, çocuklarının da köle olarak kabul edileceği zorunlu bir sonuçtur. Böylece Amerika'da var olan köleliğin haklı olarak kurulduğunu görmekteyiz."

Bu sözlerin bir kuşak kadar sonra Kilise tarafından kapitalist mülkiyeti savunmak için kullanıldığını görmek şaşırtıcı olmamalıdır. Asgard'daki büyük müzede, Henry van Dyke'ın yazdığı "Uygulama Üzerine Denemeler" adlı bir kitap vardır. Bu kitap, Hıristiyanlık Çağının 1905 yılında yayımlanmıştı. Kitaptan anlayabildiğimiz kadarıyla, Van Dyke bir kilise adamı olsa gerek. Bu kitap, Everhard'ın burjuvazi düşüncesi diye adlandırdığı şeye iyi bir örnektir. Charleston Baptist Cemiyeti'nin yukarda alıntılanan bildirisiyle, yetmiş yıl sonra Van Dyke'ın söyledikleri arasındaki benzerliğe dikkat edin; "İncil, Tanrı'nın dünyanın sahibi olduğunu öğretmektedir. Tanrı, genel yasalara uyarak, bu mülkünü, istediği kişiye, canının istediği gibi dağıtır."

10- O günlerde seyyar satıcı denilen binlerce yoksul vardı. Bunlar, bütün ticari mallarını yanlarında taşır, kapı kapı dolaşırlardı. Bu, enerji israfından başka bir şey değildi. Dağıtım, toplumun genel sistemi gibi karışık ve akıl dışıydı.

Kitap yorumu için tıklayınız

14 Ağustos 2016 Pazar
822 Görüntülenme

Facebook Yorumları

Site İçi Arama
Anket Tümü
Kitap okumanıza en çok engel olan şey nedir?