George Orwell, Wigan İskelesi Yolu

Can Yayınlarının Ekim 2016 tarihli 2.baskısından okuduğum “Wigan İskelesi Yolu”, her ne kadar kitap satış sitelerinde “roman” kategorisinde yer alsa da, aslında “araştırma-inceleme” tarzı bir kitap. Kitabın ilk bölümü yayıncı olan Sir Victor Gollancz tarafından görevlendirilen Orwell’ın, Lancashire ve Yorkshire’de işsizlik ve yoksulluk üzerine yapmış olduğu araştırmalarından oluşuyor. İkinci bölümde ise Orwell, kendi hayatından kesitler de sunarak sosyalizmi irdeliyor.

“Sabahları duyulan ilk ses, fabrika kızlarının giydiği tahta ayakkabıların arnavutkaldırımına vurmasıydı.”

Bu cümleyle bir roman havasında başlıyor “Wigan İskelesi Yolu”. Orwell, Brooker’lara ait olan kaldığı pansiyondan sesleniyor okuyucuya. Pansiyonun durumunu, birlikte kaldığı insanları, pisliği, kokuşmuşluğu ve kabullenmişliği resmediyor.

Kahvaltı masasının altında dolu bir lazımlık kovası gördüğü gün pansiyondan ayrılmaya karar verdiğini söyleyen Orwell, ayrılma nedeninin sadece pislik olmadığını, Brooker’ların sürekli aynı şeyleri tekrar eden ve kendilerine acıyan hallerinin, insanların hamamböcekleri gibi etrafta dolanmalarının ve çürümenin had safhaya ulaştığı bir yerdeki karmaşanın içini kararttığını belirtiyor.

Sonraki sayfalarda maden işçilerinin yaşam tarzlarını, kaldıkları evleri, çalışma koşullarını bire bir gözlemleyerek sayfalara döküyor. İşçilerin kaldıkları evlere, aldıkları maaşlara, giderlerine yönelik topladığı verileri de kitabına ekleyen Orwell, konut sorununu araştırırken maden şehirlerinde yüzün üzerinde evi inceliyor.

Konut sorununun yanı sıra işsizlikten de bahseden Orwell, işsizlik sorununun farkına ilk olarak 1928 yılında Burma’dan döndüğünde varıyor. İşsizlerin işsiz olmaktan dolayı utanması ve insanların işsizliği bir sorun olarak görmeyip, bu insanların tembelliğinden kaynaklandığını söylemeleri onda şaşkınlık yaratıyor. İşsiz kalanların duruma öfkelenmek yerine bunu doğal karşılayarak hayat standartlarını değiştirmeye yöneldiklerini aktarırken, yaşam koşullarının yarattığı fiziksel dejenerasyondan da bahsediyor.

“Sanayi şehirlerindeki ortalama fizik korkunç kötü, hatta Londra’dakinden bile daha kötüdür. Sheffild’de mağara adamlarından oluşan bir halkın arasında gezindiğiniz hissine kapılırsınız. Madenciler azametli adamlar olsalar da genelde ufak tefeklerdir ve sadece kaslarının sürekli çalışmaktan sertleşmiş olması, çocuklarının daha iyi bir fizik ile hayata başlayacağı anlamına gelmez. Madenciler, her koşulda, fiziksel açıdan toplumun en seçkin kesimini teşkil eder. En açık yetersiz beslenme alameti, herkesin dişlerinin ne kadar kötü olduğudur. Lancashire’da iyi doğal dişlere sahip bir işçi görene kadar bayağı bir bakınmanız gerekir. Esasen, çocuklar hariç, doğal dişlere sahip olan çok az insan görürsünüz ve çocukların dişlerinin bile zayıf, mavimsi bir görüntüsü vardır.”

Orwell, neredeyse hiçbir yerde sağlıklı ve taze bir cilde rastlanmadığını söylerken, “Yirmi-otuz yıl önce çocuk bakışlarımın önünden uzun adımlarla geçip giden, göğüs kafesleri varilleri, bıyıkları kartalların kanatlarını andıran devasa adamlar nerede?” diye soruyor.

Genel olarak romanlarını yaşadıklarından yola çıkarak kurgulayan Orwell, dışarda değil içerde olmayı tercih ediyor. Farklı hayatların içine girerek onların yaşadığı sıkıntıları deneyimlemek, berduşların, işsizlerin ya da işçilerin arasına karışıp onlar gibi yaşamaya çalışmak, onları anlayabilmenin yegane yolu Orwell’a göre. "Wigan İskelesi Yolunda" da benzer bir çizginin üzerinde ilerliyor. Madenci evlerini geziyor, maden ocaklarına gidip işçilerin yaşadığı zorlukları görmekle kalmıyor, daracık alçak tavanlı ocaklarda sürünerek ilerleyip pisliği, vücudunun her yanına yayılan sızıları, havasızlığı, korkuyu bire bir yaşıyor. Orwell için yazmak yaşamaktan, tüm gerçekleri iliklerine kadar hissetmekten geçiyor.

“Hiç kimsenin özgür, hemen hiç kimsenin güvende olmadığı ve hem dürüst olup hem de hayatta kalmanın neredeyse imkansız olduğu bir dünyada yaşamaktayız.”

Kitabın ikinci bölümünde Lancashire ve Yorkshire bölgelerine gitme nedeninin sosyalizm anlayışı açısından gerekli olduğunu belirtiyor. Çünkü ona göre, sosyalist olup olmadığınızı anlamanız için, öncelikle içinde bulunulan durumu kabul edip etmediğiniz ve buna karşı nasıl bir tutum takındığınızı sorgulamanız gerekiyor. Alt sınıfı hakir görmenin çocukluktan itibaren edinilen bir davranış biçimi olduğunu vurgularken,  çocukluk döneminde züppe, 18 yaşında ise hem züppe hem devrimci olduğunu ileri sürüyor.

Aspidistra adlı romanındaki ana karakter Gordon Comstock’un çocukluk anılarında olduğu gibi, sadece burs kazandığı için kendisinden daha zengin çocuklukların bulunduğu pahalı bir özel okulda eğitim gören Orwell, o dönemde hem zenginlerden hem de alt tabakadan nefret ediyor. Yine Comstock’un hissettiğiyle aynı şekilde “başarısızlığı” erdem olarak görüp, “başarılı” olmak fikrini zorbalık olarak nitelendiriyor.

Bu dönemlerde aslında sosyalizm hakkında fikri olmadığını, işçilerin insan olduğunu idrak edemediğini, onlardan nefret ettiğini, onları hor gördüğünü söylüyor. Yemekhanelerde çalıştığı, bir berduş gibi hareket ettiği günlerini “Paris ve Londra’da Beş Parasız”da romanlaştıran Orwell, kendisini iyileştiren şeyin berduşlarla zaman geçirmek olduğunu belirtiyor.

“Faşizmle mücadele edebilmek için onu anlamak zorundayız.”

İnsanların sınıfsal önyargılarından kurtulmasının ve emperyalizmden nefret etmesinin tek yolunun onun bir parçası olmaktan geçtiğini ve faşizmle ancak onu anlayarak mücadele edebileceğimizi düşünüyor.

Sosyalizm, faşizm, komünizm, işsizlik, yoksulluk, sınıf ayrımları vb bir çok konudaki düşüncelerini dile getirdiği kitabında makineleşmeyi de irdeleyen Orwell, makineleşmenin insanın yaratıcılığını öldürdüğünü, çabalama hırsını engellediğini söylerken, makineleşmedeki ilerlemeyi “insanoğlunu şişenin içindeki beyne benzeyen bir şeye indirgemek” olarak nitelendiriyor.

Tüm eleştirilerini sosyalizme değil, sosyalistlere yöneltirken, komünizmin insanları faşizme yönlendirdiğini iddia ediyor ve çoğu kitabında olduğu gibi Wigan İskelesi Yolu’nda da Marksistleri eleştiriyor.

Orwell son bölümde etkili bir Sosyalist parti kurulamadığı müddetçe koşulları düzeltme ya da faşizmden kurtulmanın mümkün olmadığını, bunu yapabilmek için de alt sınıfları ürkütmeyen bir politika gütme gerektiğini savunurken, orta sınıfın “h”lerinden* başka kaybedecek bir şeyi olmadığını vurgulayarak bitiriyor kitabını.

“Elinden geleni ardına koymamasına rağmen, insanoğlu hala pisliğini her yere bulaştırmayı başaramadı. Yeryüzü o kadar engin ve hala o kadar boş ki, uygarlığın pis kalbinde bile otların gri yerine yeşil olduğu çayırlar bulabilirsiniz; ararsanız belki içinde somon konserveleri yerine canlı balıklar olan akarsular bile bulabilirsiniz.”

Orwel’ın düşüncelerini daha iyi kavrayabilmek, çocukluk, gençlik yıllarına dair bilgilere sahip olabilmek ve yazmış olduğu kitapların oluşum süreçlerine ilişkin fikir edinebilmek adına okunması gereken bir kitap Wigan İskelesi Yolu.

Sorgulatan, öğreten, eğiten kitaplarda buluşmak dileğiyle, keyifli okumalarınız olsun…

* İngiltere’de alt sınıf olarak nitelendirilenlerin “h”leri söylememesinden birçok kitabında bahseden Orwell, burada da orta sınıfın kaybedeceği tek şeyin H harfi olduğunu belirtiyor.

Buket Özsanat
2 Mart 2018 Cuma
458 Görüntülenme

Facebook Yorumları

Site İçi Arama
Anket Tümü
Kitap okumanıza en çok engel olan şey nedir?