Krizalitler, John Wyndham

Yüzyıllardan beridir süregelen ayrıştırmalar hayatın her alanında ve her döneminde çıkar karşımıza. Ten renklerinden, dillerinden, dinlerinden dolayı dışlar bir toplum diğer bir toplumu. Hor görür, çeşitli sıfatlandırmalarla küçümser, sınıflara böler, tutsak eder, yetmez yok eder… Aynı toplumun parçası olanlar arasında bile gücü elinde tutanların düşünceleri diğerlerinin düşüncelerini ezer geçer. Otoritenin aykırı olarak nitelendirdiği her düşünce biçimi, her söylem, her davranış yasaktır. Bunu dile getirenler ise ya haindir ya da kafir. Lanetlenir, dışlanır aykırı! olan. Aynı evde yaşayanlar arasında bile farklılıklara tahammül edilemez. Kendi yaşam tarzlarının en doğrusu olduğunu düşünen aileler kendi düşüncelerini dayatırken çocuklarına, sorgulayan öğrenciye tahammülü olmayan öğretmenler, koşulsuz şartsız biat eden yeni! nesiller yetiştirme yarışına girerler.

Kim belirler doğruyu, yanlışı? Hangi şekil daha kusursuzdur? Hangi renk daha güzeldir? Neye göre belirlenir doğrunun, güzelin ölçütü. Hangi ırkın bir diğerinden daha üstün olduğuna kim karar verir?

Toplumun en küçük biriminde de, en büyüğünde de aynıdır bu soruların cevabı. Gücü elinde barındıranın düşüncelerine göre değişir iyinin, kötünün, güzelin, çirkinin, doğrunun yanlışın tanımı ve onlara göre şekillenir hayatın akışı…

“Gerçek suretten her türlü sapma günahtır”

Krizalit; “Bazı böceklerde tırtılın kendi çevresine ördüğü koza içindeki devinimsiz, kelebeğe ya da böceğe dönüşme evresindeki durumu.”

Krizalitler, John Wyndham’ın 1950’li yıllarda kaleme aldığı, ülkemizde ilk olarak 1978 yılında Yankı Yayınları tarafından basılan, geçtiğimiz yıl ise Deli Dolu Yayınları etiketiyle raflarda yerini alan bilimkurgu olarak nitelendirilen eseri. Krizalitler, yaşamın içinde var olma mücadelesi veren ve sadece farklı! oldukları için hareket yetenekleri kısıtlanmış tırtılların hikayesi.

Büyük Gazap” adı verilen nükleer bir felaketin yaşandığı bir dünya. Yok olan “Kadim Halk”. Genetik mutasyon geçiren canlılar ve ırkını “saf” tutabilmek için uğraş veren Waknuk Bölgesinde yaşayan normal! insanlar…

“Bir yerlerde bir hata olduğu açıktı. Fazladan küçücük bir ayak parmağınızın olması (…) Sophie’yi ‘Tanrı’nın gözlerinde iğrenç’ kılmaya yetmezdi, herhalde? Dünya çok garip bir yerdi.”

Wyndham’ın, belki de asıl “saf”lığı vurgulayabilmek için küçük bir çocuk olan David’in dilinden kaleme aldığı eserindeki dünya, öyle bir dünya ki, bu dünya da en küçük bir farklılık bile Şeytan işi olarak kabul ediliyor. Tanrının suretindeki tarife uygun olanların dışındakilere insan gözüyle bakılmıyor. Yeni doğan bebekler müfettişlerce kontrol edilerek, normallikleri sertifikalandırılıyor. Normal olmayanlar ise ‘Uçdiyar‘a sürülüyor. Değişime uğramış bitkiler yakılıyor, hayvanlar öldürülüyor. “Gerçek surete sahip olmayan” çocuk doğuran kadınlar kırbaçlanıyor. Bu sayı üçe çıkarsa belgeleri ellerinden alınıp, yasadışı ilan edilerek satılıyorlar. Normallerin! bağnaz düşünceleri evlerinin duvarlarını süslüyor;

“Mutant lanetlenmiştir”, “Normal olan kutsanmış olandır ve kurtuluşumuz saflığımızda”, “Yalnız tanrının sureti insandır.”

Krizalitler ile insanlığı sorguluyor Wyndham. Deniz Ülkesi’nden getirdiği kahramanıyla yeni bir dünyaya açılan kapının anahtarını sunuyor.

Bireysel kafeslere kapatılmış ve dışarıya yalnızca yetersiz sözcüklerle uzanabilenler gibi değiliz.

Sadece birlikte düşünebilen insanların yeni bir dünya oluşturabileceğinin altını çizerken, ayrıştırmalar, farklılaştırmalar ve ötelemelerle kendi kendini yiyip bitiren bir insanlık panoraması sunuyor.  Şekillere, tariflere göre yaşayanları güzel bir sonun beklemediğini,  benmerkezciliğin değil, birlik olabilmenin yeni bir dünyanın kapılarını açacağını vurguluyor.

Kimileri insanlara ulaşabilmek, düşüncelerini aktarabilmek, hayatın her alanında iyi kötü yaşananları anlatabilmek için yazar, kimileri düzene başkaldırmak, kimileri kötüleri kutsamak için...

Kaç kitap yazılmıştır barışa dair? Güzelliği, iyiliği, bir arada yaşayabilmenin önemini, ayrıştırmaların yıkım olduğunu anlatan kaç kitap kaleme alınmıştır dünya var olduğundan beri. Ütopyalarıyla güzel dünya hayalleri kurduran, distopyalarıyla bize geleceği yansıtan kaç yazar girmiştir hayatımıza.

Jack London Demir Ökçe’sinde, Orwell 1984’ünde gelecek kehanetlerinde bulunarak uyarır okuyucuyu. Erich Maria Remarque,  “Belki de hep yeni baştan savaşların olması bundan; çünkü acı çekenin halinden ötekiler pek bir şey anlamıyorlar.” der, “Dönüş Yolu”nda.  Savaşa, ayrıştırmalara karşıdır, “Hayat Kıvılcımı”nda dikenli teller arkasında ki insanlık dışı muamelelerin, vahşetin, acımasızlığın hüküm sürdüğü toplama kamplarında yaşananları gözler önüne sererken, insanlığımızı sorgular. KosinskiBoyalı Kuş”da yıllar boyu okuduğumuz, duyduğumuz, gördüğümüz her türlü şiddet olayını tek bir kitaba sığdırarak, tabiri caizse en iğrenç haliyle sergiler kendine benzemeyeni yok etmeye çalışan insanların kötülükte sınır tanımadığını. Harper Lee, “Bülbülü Öldürmek” adlı romanında küçük bir kızın gözünden ırkçılığı sorgular.  Ken Kesey, akıl hastanesinde geçen romanı “Guguk Kuşu”nda toplumun kurallarına uyamadıkları için akıl hastanesine kapatılan insanların nasıl hissizleştirilip, duyarsızlaştırıldığını irdeler. “Eskiden tek tek insanlar kötüydü, şimdi ise uluslar.” der savaş karşıtı romanı “1902 Doğumlular”da Ernst Glaser… ve şuan aklıma gelmeyen yüzlerce binlerce kitap hep aynı umutla, iyi bir dünya umuduyla bir daha aynı hatalara düşülmesin diye yaşananları aktarır, söylemlerini miras bırakır gelecek nesillere.

Okumak hissetmektir. Okumak düşünmek, sorgulamak, ders almaktır.  “insanlar için ölebileceksin, hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için” der Nazım Hikmet.  Okumak hiç tanımadığımız, hiç görmediğimiz insanlar için üzülebilmek, onların acısına ortak olabilmek, geçmişte yaşananların tekrarlanmasına izin vermemek için mücadele etmektir.   

Geçtiğimiz hafta biten TÜYAP kitap fuarındaki izdihama birebir şahit olan, o kalabalığın içinde bulunan biriydim ben de. Eve döndüğümde düşünüp durdum o kalabalığı. Birbirlerini iterek içeri girmeye çalışanlar, toplu taşıma araçlarına binebilmek için yaşlı, çocuk demeden ezip geçenler, kavga edenler, dış görünüşlerine göre birbirlerini yargılayıp, “bunların ne işi var kitap fuarında” diyerek küçümseyenler…

Wyndham, London, Remarque, Orwel, Kosinski, Kesey ve diğerleri, kitaplarını alıp okuduğumuz tüm yazarlar,  bu görüntüleri ve kitaplarının son sayfaları da kapatıldıktan sonra, sadece rafları süsleyen objeler haline geldiğini görselerdi ne düşünürlerdi acaba?


Krizalitler'den Alıntılar

“İlkel koşullarda yaşarken, tıpkı hayvanlar gibi, kendi aralarında geçinip gitmeyi başardılar, ama dünyalarını daha karmaşık hale getirdikçe, onunla başa çıkmakta güçlük çekmeye başladılar. Fikir birliği oluşturmak için yolları yoktu. Küçük birimler halinde, yapıcı işbirlikleri kurmayı öğrendiler; ama büyük birimlere dönüştüklerinde yıkımdan başka bir şey başaramadılar. Hırsla daha yükseklere gözlerini diktiler ama kendi yarattıkları sorumlulukları taşımayı reddettiler. Çok büyük sorunlar çıkardılar ve sonra kafalarını aylak inanç kumlarına gömdüler. Aralarında gerçek bir iletişim, gerçek bir anlayış yoktu. Asla başarılı olamazlardı. (…) Öyle ya da böyle, yok olmaya yazgılıydılar.”


“Birlikte düşünebiliyoruz ve birbirimizi onların asla yapamayacağı şekilde anlayabiliyoruz. Bileşik zihin oluşturmayı ve bir sorunu çözmek için kullanmayı öğrenmeye başlıyoruz. (…) Bireysel kafeslere kapatılmış ve dışarıya yalnızca yetersiz sözcüklerle uzanabilenler gibi değiliz. Birbirimizi anlayabildiğimiz için, canlı varlıklara birer tuğlaymış gibi davranan kanunlara ihtiyacımız yok. (…) Mekanik yaratıklarmış gibi, toplum ve politikanın dayattığı geometrik desenlere uymaya çalışmayız. (…)Yaşamın özündeki nitelik yaşamaktır; yaşamın özündeki nitelik değişimdir; değişim evrimdir ve biz bunun bir parçasıyız”


“Yine bir sözcük... Zihinler birleşmeyi öğrendiğinde, artık hiçbir sözcük yalnızca birinize ait değilken ve iki taraf da diğerinden bir daha asla yalnızca kendi olmayacak kadar çok şey almışken; artık her şeyi tek bir gözle görmeye, tek bir yürekle sevmeye, tek bir coşkuyla sevinmeye başlamışken; birlik anları yaşamışken ve birbirini özleyen bedenler dışında hiçbir şey ayrı değilken... Bütün bunları tanımlayan sözcük nedir? Var olan yalnızca sözün yetersizliğidir.”


 “Tarifin her parçası tüm diğerleri kadar önemlidir. Bir çocuk bu şekilde doğmazsa, o zaman insan değildir ve bu, bir ruhu olmadığı anlamına gelir. Tarının suretinde yaratılmamıştır, bir taklittir ve taklitlerde her zaman bir kusur bulunur. Kusursuzluğu yalnızca tanrı yaratır, bu yüzden sapkınlar pek çok açıdan bize benzese de, gerçekten insan olamazlar. Onlar tamamen farklı şeylerdir.” 

Buket Özsanat
17 Kasım 2017 Cuma
0 Yorum

Facebook Yorumları

Site İçi Arama
Anket Tümü
Kitap okumanıza en çok engel olan şey nedir?