Otomatik Portakal, Anthony Burgess

Kitap Yorum
Otomatik Portakal, Anthony Burgess

İngiliz yazar Anthony Burgess, 1959 yılında beyninde tümör olduğunu ve sadece bir yıllık ömrü kaldığını öğrenmesinin ardından, eşinin geçimini sağlamasına yardımcı olmak için kitap yazmaya karar verir. Bir yıl boyunca beş roman yazan Burgess, teşhisin yanlış olduğu anlaşıldığında artık tanınan bir yazardır. Romancılığının yanı sıra gazetecilik, eleştirmenlik ve dilbilim çalışmaları da olan Burgess, 1993 yılında hayata gözlerini yumduğunda ardında 50’den fazla kitap bırakır. Modern Klasiklerde yerini alan Otomatik Portakal’da bu kitaplardan biri.

“Eee, ne olacak şimdi ha?”

Kitabın anlatıcısı ve ana karakteri Alex, üç kankasıyla birlikte, -Pete, Georgie ve Dim- geceleri insan avına çıkan 15 yaşında bir çocuk. Şiddet onun hayatının vazgeçilmezi. Ayrıca klasik müzik tutkunu ve Beethoven hayranı.

Günlerini okula giderek, gecelerini insanları döverek, türlü işkenceler yaparak, kadınlara tecavüz ederek geçiren Alex ve arkadaşları, gençliğin yozlaşmasının varabileceği en uç noktadalar. Onlar kan ve acıyla besleniyorlar.

Onların yaşadığı dünya, geceleri insanların dışarıya çıkmaya korktuğu bir dünya. Çünkü gündüz okula giden Alex ve yaşıtları, hava kararmaya başladığında çete arkadaşlarıyla birlikte uyuşturdukları vücutlarıyla sokaklarda terör estiriyorlar.

Üç bölümden oluşan 168 sayfalık Otomatik Portakal’ın Alex’i ve sokakların durumunu anlatan ilk bölümü, Alex’in kankalarının oyununa getirilerek tutuklanmasıyla son buluyor.

“İyilik içten gelir 6655321. İyilik seçilen bir şeydir. İnsan seçemediğinde insanlıktan çıkar.”

Alex’in cezaevinde geçirdiği iki yıllık sürecin ve özgürlüğüne(!) kavuşmasının anlatıldığı ikinci bölümde etiği, seçme şansını ve insanı insan olmaktan çıkaran beyin yıkama tekniğini sorguluyor Burgess.

Cezaevinden çıkabilmek için uğraşan Alex, insanları on beş günlük bir tedavi sonucu iyi yapan ve bir daha kötülük yapmamalarını garantileyen yeniden topluma kazandırma projesinin bir deneği olmanın yolunu buluyor. Her türlü acıya katlanmaya hazır o, yeter ki sokaklarına tekrar kavuşabilsin. Ancak bilmediği bir şey var, sokaklara adım attığında artık o, kendisi olamayacak.

“Kötülüğün sebebini bulmaya çalışarak tırnaklarını kemirmeleri, kahkahadan kırılmama yol açıyor kardeşlerim. İyiliğin sebebini aradıkları yok, öyleyse niye tersini merak ediyorlar ki? Madem kimileri iyi insan olmayı seçiyor, madem bundan haz alıyorlar, onlara hayatta karışmam, kimse de bana karışmasın. Ama bana karışıyorlardı. Üstelik kötülük bireye özgüdür, sizlere, bana ve tek tabancalığımıza özgüdür(..)”

Götürüldüğü laboratuvarda, sözde tedavi sürecinde iğnelerle uyuşturulan Alex’e şiddet içerikli filmler seyrettiriliyor. Bir koltuğa bağlanarak, göz kapaklarına takılan kancalarla gözlerini kapatması engellenerek seyrettiği bu filmler şiddet tutkunu Alex’te kendini hasta hissetmeyle başlayan mide bulantısı yaratıyor ve günler ilerledikçe bu durum dayanılmaz bir hal alıyor.

On beş günün sonunda Alex’in içindeki kötülük arındırılamasa da beyni kötülüğe karşı tepki verecek hale getiriliyor. Artık o bırakın kötülük yapmayı, kötülük yapmayı düşündüğünde dahi acı çekecek denli beyni yıkanmış ve otomatikleştirilmiş bir insan(!) haline dönüştürülüyor.  

“İyi bir insan olmak çok da hoş olmayabilir küçük 6655321. İyi bir insan olmak korkunç olabilir. Bunu sana söylerken, kulağa ne kadar çelişkili geldiğini biliyorum. (..) Tanrı ne ister? Tanrı iyilik mi ister yoksa iyi olma seçeneğini mi? Kötülüğü seçen bir insan, kendisine iyilik dayatılmış bir insandan bazı açılardan daha üstün olabilir mi? Bunlar derin ve zor sorular, küçük 6655321.”

Kitabın üçüncü ve son bölümünde, yeniden sokaklara kavuşuyor Alex. Şartlandırılmış ve programlandırılmış hayatının içinde hiç mutlu değil. Kendisine seyrettirilen filmlerin arka fonunda çalan müzikler yüzünden artık klasik müzik dinlemek bile ona tarifsiz acılar veriyor. Kapana kıstırılmış, aciz ve bomboş hissediyor kendini. Ona karşı yapılan saldırılarda kendini savunamıyor, en küçük bir şiddet olayında vücudu istemsiz tepkiler veriyor.

“Sırf bir otomatik portakal gibi mi olayım yani?”

Bu acılardan kurtulmanın tek yolu ölüm onun için. Ama ölmek için bile, kansız ve şiddet içermeyen bir yol bulmalı.

“Ben, ben, ben. Peki ya ben ne olacağım? Bana ne zaman geleceksiniz? Yoksa sadece bir hayvan veya köpek filan mıyım?”

Suç oranını düşürmek ve kötülüğü yok etmek için insanların eğitilmesi yerine düşüncelere müdahale edilmesi, beyin yıkama yöntemi ile insanı insan olmaktan çıkarmak ne kadar etiktir? Sonucunda iyi bir şeyler yaratma çabası olsa dahi, düşüncelerine, iradesine, seçimlerine etki edilen biri insan olarak tanımlanabilir mi? Gerçekten de böyle bir dünya ister miydiniz?

Bu sorulara cevap vermek ya da gözünüzde canlandırmak için Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlarından, Dost Körpe’nin çevirisiyle okuduğum Otomatik Portakal’ı okuyun derim. Ardından da Stanley Kubrick’in yönettiği 1971 yapımı sinema filmini de izlemenizi tavsiye ederim. Kitap kadar iyi olmasa da, fikir edinmek ve kitabın etkisini arttırmak açısından izlemekte yarar olduğunu düşünüyorum.


Filmden sahneler...



Ve son olarak Alex'in çok sevdiği Ludwig Van Beethoven'dan 9. Senfoni. Keyifli okumalar, keyifli seyirler...

Buket Özsanat
18 Haziran 2017 Pazar
2743 Görüntülenme

Facebook Yorumları

Site İçi Arama
Anket Tümü
Kitap okumanıza en çok engel olan şey nedir?