Henri Charriere - Kelebek Kitap Alıntıları

...Bir, iki, üç, dört, beş... Adaletin baskısı beni rakkas haline getirdi, hücrede gidip gelmek bütün dünyam. Matematik olarak hesaplanmış. Hücrede hiç, ama hiç bir şey bırakılmayacak. Tutuklunun, kendini oyalamaması gerek. Penceredeki aralıktan bakarken yakalansam ağır bir cezaya çarptırılabilirim. Aslında hakları da pek yok değil, nasılsa onların gözünde yaşayan bir ölüyüm. Ne hakla bir doğa görüntüsüne bakıp kendimi oyalayabilirim?


Daha fazla dayanmama imkân yok, yalnızlıktan boğuluyorum, bir insan yüzü görmek, tatsız da olsa bir ses işitmek zorundayım. Bir ses olsun yeter ki, bir şey duyayım.


Uygar bir ulus için, ikinci derecede bir sürgün cezasına başvurmak utanç vericidir. Sık sık ele geçtikleri için beceriksiz sayılabilecek küçük hırsızlar vardır ki bunlar sürgüne gönderilirler —o çağlarda sürgüne gitmek müebbetten farksızdı— Oysa hırsızlıkla geçirdikleri hayat boyunca, on bin franktan fazlasını çalmamışlardır bile. İşte bu nokta, Fransız uygarlığının en büyük saçmalığıdır. Bir ulus, toplumun başını ağrıtan kişileri çok çabuk yok etmek ve onlardan hemen öç almak hakkına sahip değildir. Bu adamlar, insanlık dışı cezalara çarptırılmaktan çok tedavi edilmesi gereken kişilerdir.


Uygarca eğitimin ikiyüzlülüğünü taşımayan insanlar, doğal bir tepki gösterirler. Anında sevinir ya da kırılır, neşeli ya da kayıtsız kalırlar. Bu Guajirolar gibi saf Kızılderililer’in üstünlüğü insanı şaşırtacak ölçüde. Bizi her şeyde geçiyorlar, birini benimsediler mi neleri varsa onun oluyor, karşılığında o insandan ilgi görürlerse aşırı duyarlı kişiliklerinde derinden duygulanıyorlar.


Nöbetçiyle konuşmak da yasak mı? Sebep ne olursa olsun? Ya insan çok acı çekerse? Ya gebermek üzereyse? Bir kalp, bir apandisit, güçlü bir astım krizi gelirse? Ölüm tehlikesinde olanın imdat diye bağırması da mı yasak? Bu kadarı fazla! Yok canım, normal. Sonuna kadar dayanamayıp sinirlerin laçka olursa, rezalet çıkarmak çok kolay bir iş. Sesleri işitmek, seninle konuşulduğunu, “Geber, ama sus” denmesi pahasına konuşulduğunu duymak için patırtı etmek basit. Ama aynı şeyi, burada yatan iki yüz elliye yakın mahkûmdan her gün en az yirmi kadarı, beyinlerinde biriken gazı boşaltmaya yarayan bir supap gibi kullanabilir.

Bu aslan kafesini yaptırmayı düşünen, bir psikiyatr olamaz. Bir hekim, şerefini bu denli ayaklar altına alamaz. Yönetmeliği kabul ettiren bir doktor değil. Ama bu bütünü meydana getiren adamlar iğrenç iki canavar, ahlâksız ve kurnaz iki psikolog, mahkûmlara karşı büyük nefret duyan iki kişi herhalde.

Caen'da, Baulieu merkez cezaevinin, yerin iki kat dibindeki zindanlarında tutuklulara yapılan işkencelerin ve kötü davranışların yankısı sızar, kulaklara gelirdi. Bunun delilini, kelepçelerle başparmaklarımı birleştiren aleti çıkardıklarında, gardiyanların yüzünde beliren korkuyu okuduğumda elde etmiştim. Bu korku, başlarına dert açılacağından çekinen kişilerin duyabileceği korkuydu. Ama burada, yalnız birtakım cezaevi memurlarının girebildiği bu zindanlarda herkes rahat, kimsenin başına dert gelmez.


Ağır çok ağır geçiyor saatler, günler, haftalar, aylar. Buraya gireli neredeyse bir yıl olacak. Mırıltıyla ve kırk saniyeden fazla konuşmayalı tam on bir ay, yirmi gün var. Yine de, bir kere, yüksek sesle konuşma fırsatı buldum. Üşütmüş, çok üşütmüştüm. Hastalığımın doktora çıkmak için yeterli bir gerekçe olduğunu düşünerek listeye yazıldım.

İşte doktor. Kapımdaki deliğin açıldığını büyük bir şaşkınlıkla gördüm. Delikte bir kafa belirdi:

— Neniz var? Nedir hastalığınız? Ciğerlerinizde mi bir tıkanma hissediyorsunuz? Dönün, öksürü

Yok canım, bu kadarı insanla matrak geçmek, diyeceksiniz. Oysa gerçeğin ta kendisi, Kapıdaki delikten beni muayene eden, kapının bir metre ötesinde sırtımı döndürüp aralıktan kulağını uzatarak dinleyen sömürge doktorunu da gördüm. Sonra: “Kolunuzu çıkarın”, dedi. Kolumu çıkarmak üzereydim ki kendime duyduğum saygıyla bunu yapmaktan vazgeçtim, garip doktora:

— Teşekkür ederim, rahatsız olmayın, dedim. Hiç gereği yok.

Yaptığı muayeneyi ciddiye almadığımı anlatacak gücü kendimde bulabildim. “Nasıl istersen” demek alçaklığını da gösterdi. Ve çekti gitti. Allahtan gitti, neredeyse sinirden patlamak üzereydim.

Bir, iki, üç, dört, beş, dönüş. Bir, iki, üç, dört, beş, dönüş. Yürüyorum, durmak yorulmak bilmeden, hırsla yürüyorum, genellikle gevşek olan bacaklarım bugün gergin. Başıma gelenlerden sonra, sanki bir şey ezmek ister gibiydim. Ayaklarımla neyi ezebilirim ki? Altımda betondan başka şey yok. Hayır, böyle yürümekle pek çok şeyi ezebiliyorum. Yönetmenliğe hoş görünmek için bu kadar alçalabilen doktorun ödlekliğini eziyorum. Başka bir sınıfın acı ve sıkıntılarına kayıtsız kalan bir sınıf insanın kayıtsızlığını eziyorum. Fransız halkının cehaletini, iki yılda bir Saint-Martin-de-re'den yola çıkan insan yükünün nereye gittiğini ve nasıl olduğunu düşünmeyecek kadar ilgi ve merak yoksunluğunu eziyorum. Belirli bir cinayet işlediği gerekçesiyle bir adam hakkında patırtılı yazılar yazan polis muhabirlerinin birkaç ay sonra aynı adamın varlığını bile unutabilmelerini eziyorum. Günah çıkaranları dinleyen, kürek cehenneminde olup bitenleri bildikleri halde susan Katolik papazlarını eziyorum. Suçlayanla kendini savunan arasında bir “hitabet oyunu” halini alan ceza muhakemeleri usulünü eziyorum. “Durdurun kuru giyotininizi, yönetmenliğe bağlı memurların kolektif sadizmine bir son verin” demek için sesini yükseltmeyen İnsan Hakları Kuruluşu'nu çiğniyorum. Hiç bir örgüt ya da kuruluşun bu yöntem sorumlularını sorguya çekip çürüme yolunda, iki yılda bir, neden mahkûmların yüzde sekseninin yok olduğunu sormayışını çiğniyorum. İntihar, düşkünlük, devamlı açlık, iskorbüt, verem, delilik ve erken bunama teşhisleriyle imzalanmış resmî ölüm raporlarını çiğniyorum. Kim bilir daha neler eziyorum ayaklarımın altında? Ama bütün bu olup bitenlerden sonra herhalde eskisi gibi yürümüyor, her adımda bir şeyler çiğniyorum.

Bir, iki, üç, dört, beş... ve saatler... ağır ağır akıp geçerken, yorgunluk sessiz isyanımı bastırıyor.


kürek mahkûmunun pek bir şey sayılmadığını düşündüm. Alçakça öldürülse bile, kimin öldürdüğünü araştırmak zahmetine katlanan çıkmıyordu. Yönetmenliğin gözünde, kürek mahkûmu bir hiçti. Köpekten bile değersiz bir yaratık.


Belki bir af çıkar, savaş patlar, bu kaleyi yıkacak bir yer sarsıntısı olur ya da tayfun patlak verir. Neden olmasın? Düşün ki namuslu bir adam, Fransa'ya dönüyor ve Fransızları galeyana getiriyor, onlar da Cezaevleri Yönetmeliğini değiştiriyor ve insanları giyotinsiz idam etme yöntemlerini kaldırıyorlar. Belki bu işkenceye dayanamayan bir doktor, Güyan'da olup bitenleri bir gazeteciye, bir papaza anlatır, kim bilir? 


Kenara itilmiş bir dışkı, toplumun bir pisliğisin, ne sandın kendini? Seni mahkûm eden on jüri üyesi gerçekten bir kere, seni bu kadar ağır bir cezaya çarptırmakla iyi edip etmediklerini vicdanlarına sordular mı acaba? Dilini neyle koparacağına bir türlü karar vermediğin savcı, sözlerinde fazla ileri gittiğini hiç düşündü mü? Avukatlarım bile beni hatırlamıyordur herhalde. Başkandan sonra ailem de aynı görüşte olmalı. Yalnız başlarına açtığım belalardan ötürü yakınlarım herhalde bana epey kırgındır. Bir kişi, babam, zavallı babam oğlunun sırtına yüklendiği ağır yükten ötürü söylenmiyor, ağzım açıp gık demiyordur. Bundan eminim. Bu ağır yükü, oğlunu suçlamadan, en ufak bir serzenişte bulunmadan sürüklüyordur hem. Bir öğretmen olarak yasalara saygı duyduğu, yasaların anlaşılmasını ve benimsenmesini öğrettiği halde. Yürekten haykırdığına da eminim: “Alçak herifler, yavrumu öldürdünüz, daha da beteri, yirmi beşyaşındaki oğlumu ağır bir ölüme mahkûm ettiniz!” Yavrusunun nerede olduğunu, ona neler yapıldığını bir bilse, anarşist kesilebilir.

Bu gece, “insan yiyen”, adını her zamankinden çok hak etti. İki kişinin kendini astığını, birinin de ağzına ve burnuna paçavra doldurarak boğulduğunu öğrendim. 127 numaralı hücre, gardiyanların nöbet değiştirdiği yerin yakınında, her keresinde de konuşmalarının bir bölümünü duyabiliyorum, örneğin bu sabah, geceki olayları duymamı engelleyecek kadar alçak sesle konuşmadılar.


Kürek cehennemindeki gardiyanların yanında sen, iyi bir aile babası kalırsın. Bunu uzun zamandan beri biliyorum, çünkü kürek cehenneminin yaratıcısı Napolyon, “Bu haydutların başına kimi dikeceksiniz?” sorusuna: “Onlardan daha haydut olanları!” cevabını vermiş.


Giyotinden kurtulan bu adama bakıyor ve bütün çektiklerimin karşımdakinin katlandığı işkenceler yanında hiç kaldığını düşünüyordum.


Bir kelebek uçuyor. Uçuk mavi üzerine incecik bir siyah çizgisi var. 


Çocuklara özgü o açıklığı, bu bulunmaz çağı ötekilerden ayıran her şeyi tüm saflığıyla görme yeteneğini, anlayış zenginliğini, iyi niyeti, sevgiyi ve temizliği bu Kızılderililerde buluyorum.

Ya Güvercinler Adası’ndaki cüzzamlılar! Korkunç bir hastalığa yakalanan, yine de yüreklerinde, bize yardım etmek için gerekli soyluluğu bulan o sefil kürek mahkûmları!

İçten gelen iyiliğiyle Belçika Konsolosundan, beni tanımadan hayatını benim için tehlikeye atan Joseph Dega'ya kadar. Kaçışım sırasında tanıdığım bütün bu insanları görmek bile kaçmağa değer. Bu olağanüstü insanları tanımakla ruhumu zenginleştirdiğim için, başarısızlıkla sonuçlansa da kaçışım bir zaferdir. Hayır, kaçtığıma hiç pişman değilim.


Hayat bu işte. “Çürümeye, bozulmaya giden yirmi beş yaşındaki bir çocukla” alay edip kahkahalarla gülünüyordu.

Kitap Yorumu için tıklayınız.

8 Kasım 2016 Salı
0 Yorum

Facebook Yorumları

Site İçi Arama
Anket Tümü
Kitap okumanıza en çok engel olan şey nedir?