Babama...

Kitap Düşleri
Babama...

8 yaşında bir çocuk. Kendi küçücük dünyasının içinde mutlu. Süslü püslü olmayan, kahverengi, minik ve çirkin bir ayısı var. Ama çocuk çok seviyor onu, her gün onunla konuşuyor. Dertlerini, mutluluklarını onunla paylaşıyor. Paylaşırken de korkuyor. Acaba bir gün ayıcığın içini açarlarsa tüm anlattıkları ortaya çıkar mı diye. Merak edip deniyor bir gün. Ayıcığın sol göğsünün üzerine tam da kalbinin olduğunu düşündüğü yere bir kesik atıyor. Çünkü her türlü duygunun kalpte saklandığını düşünüyor. Parmaklarıyla aralıyor kesiği, sadece pamuğa benzer şeyler var içinde. Aradığını bulamıyor. Annesi fark edince kızıyor ve “Oyuncaklar kesilmez!” diyerek hemen dikiyor çocuğun açtığı kesiği. Çocuk hala huzursuz… İlk fırsatta dikilen yeri söküp, yeniden araştırıyor ayıcığın kalbini. Yok… Pamuktan başka bir şey yok… Kaç kere tekrarlanıyor bu bilmiyor. Ayıcığın yüreğinin olduğu bölüm defalarca kesilip, dikiliyor. Annesi neden kestiğini sorduğunda, “Cep yapıyorum ben ona, mendil takacağım oraya” diye yanıtlıyor. Zaman geçiyor, annesi dikmekten vazgeçiyor ama çocuk ayıcığın içine bakmaktan vazgeçmiyor… Hala korkuyor…

Çocuk 9 yaşında, havalar ısınmış, yaz gelmiş. Mutlu… Çünkü yaz geldiğinde her Pazar Samatya’ya götürüyor babası onu, kardeşini ve ailenin diğer çocuklarını. En sevdiği günler o sıcak Pazar günleri. Kışı ve soğuk havaları sevmiyor.

Neşeyle çıkıyor yola, Samatya’ya inen yüksek yokuşlardan coşkuyla geçiyor. Samatya meydanında çekincesizce koşuyor. Sahil kenarına iniyorlar. Deniz ve yosun kokusunu çekiyor içine. Balıkçıların sohbetlerine kulak kabartıyor, anlamıyor ne dediklerini. Umurunda da değil zaten, onun gözü rengârenk sandallarda. Kafasında yankılanan tek soru; Acaba babası onları bugün sandalla gezintiye çıkartacak mı?

Tren sesiyle irkiliyor. Sandal gezisini unutup, geçen treni seyrediyor, gözleri ışıldıyor. Çok seviyor trenleri, ne güzel şey tren, ne kadar büyük, ne kadar uzun… Kollarını açıyor iki yana, kucaklayamıyor treni. Babası kollarını açsa kucaklayabilir mi?

Tren Rayı

Hayran hayran seyrediyor geçen treni. Rayların kenarında oturanlar ne kadar şanslı diye düşünüyor, her gün trenin geçişini seyredebiliyorlar. El sallıyor giden trenin ardından. Şimdi yeniden babasında gözleri. İlgisini çekmeye çalışıyor ancak o arkadaşlarıyla sohbet ediyor. Sohbet kesiliyor birden ve babası “Sandalla gezmek ister misiniz?” diye soruyor. Kalbi kanat çırpıyor o an… Evet, evet, evet diye bağırmak istiyor, susuyor… Diğer çocuklar bağırıyorlar hep bir ağızdan: “EVEEEEEEEEET!”

İçinden bağırıyor o. Çünkü söyleyemez duygularını. Düşüncelerini dile getiremez. Bir kendi, bir de ayıcığı bilir ne hissettiğini.

Balıkçı amcaların da yardımlarıyla metal merdivenlerden kayalıklara inip, sandala biniyorlar. Babası asılıyor küreklere. Ne kadar güçlü! Sandal yavaş yavaş süzülmeye başlıyor denizde. Etrafı seyrediyor, surları, tren istasyonunu, ahşap evleri, denizi… en çok da denizi… Düşersem boğulur muyum diye düşünüyor birden. Yok, boğulmaz, babası yüzme biliyor kurtarır onu. Peki ya hepsi birden düşerse? Babası bütün çocukları kurtaramaz ki! Korkuyor…

Arkasından bir el dokunuyor omzuna. Daldığı rüyadan uyandırıyor onu. “Hop! Evladım! Ne yapıyorsun? Denize düşeceksin!..” 

Şimdi ki zamana dönüyor. Beton yığınlarının esiri olmuş yeni, modern! İstanbul’a açıyor gözlerini.

Ayıcık, tren, sandal, deniz, babası kayboluyor…

Sadece korku, geçmişten geleceğe bir tek o kalıyor… Ölesiye korkuyor…

Buket Özsanat
11 Mayıs 2023 Perşembe
74 Görüntülenme

Bunlarda İlginizi Çekebilir

Facebook Yorumları

Site İçi Arama
Etiketler
Anket Tümü
Kitap okumanıza en çok engel olan şey nedir?