Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim, Nazım Hikmet

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
                               bu hasret bizim...

Nazım Hikmet, unutulmaz mısralarıyla şiirlere can veren büyük üstat bu kez yazdığı romanla çıktı karşıma. “Yaşamak Güzel Şey Be KardeşimNazım Hikmet’in otobiyografisinden kesitler taşıyan 167 sayfalık bir roman. Nazım Hikmet kitaplarındaki sansürlerden dolayı eleştiri alan Yapı Kredi Yayınlarının okuduğum baskısı eleştiriler sonrasında sansürlerden arındırılmış. Bu benim açımdan mutluluk verici olsa da, Nazım Hikmet kitaplarını yıllarca sansürlü basan yayınevleri tarafından utanç verici.

Kitabın ilk satırlarında anlatıcı ve iç sesin iç içe geçtiği bir anlatım tarzıyla karşılıyor bizi Nazım Hikmet. İlk etapta biraz farklı gelse de yazım şekli, kitabın içine girince cümleler okuyucuyu da yanına katarak su gibi akıp gidiyor. Yalın, karmaşadan uzak ve beklendiği gibi şiirsel bir dil hakim satırlara. Yazar kitap boyu, yazmış olduğu şiirleri anımsatan kelimelerle ilmek ilmek işliyor hikayesini.

Roman Ahmet’in İzmir’de zenginlerle bir arada yaşayan eniştesine yapmış olduğu ziyaretle başlıyor. Eniştesinin kendine yardımcı olamayacağını öğrenmesinin ardından, daha önce kararlaştırdıkları yerde arkadaşı İsmail ile buluşup onun evine yol alıyorlar. Burada bir yer altı matbaası yapmak için uğraş verecek Ahmet. Kulübenin içini kazıp, matbaayı saklamak için gerekli olan ortamı yaratacak. Sonrasını gidişat gösterecek. Su içerken bir köpek tarafından ısırılan Ahmet’in, gazetede kuduz vakalarının artmasını öğrenmesiyle, tüm planları altüst oluyor. Eve kapalı kalmak zorunda kalıyor. Kudurmak için gerekli olan 41 günü her gün duvara bir çizik atarak ve sürekli kendinde bir değişiklik olup olmadığını sorgulayarak geçiriyor. Bu çizikler eşliğinde anılarına yol alıyor. Sayıklarcasına dolaşıyor Moskova, İstanbul, İzmir, Trabzon, Bolu, Batum, İnebolu, Ankara yollarında.

Nazım Hikmet sadece geçmiş anılarını değil, gelecekteki anılarını da aktarıyor Ahmet’in. 1925 yılından hem geçmişe hem de geleceğe ses veriyor. Aynı zamanda nasıl şekillendiğini, düşüncelerinin nasıl değiştiğini, içine doğduğu zengin hayatı yıllarca yük olarak üzerinde taşıdığını ve kadınlara olan düşkünlüğünü de aktarıyor karakterler üzerinden. 

“Ne kitaplardan, ne ağız propagandasıyla, ne de sosyal durumum yüzünden geldim geldiğim yere… Beni geldiğim yere Anadolu getirdi. Kıyısından şöyle bir üstünkörü seyrettiğim Anadolu. Yüreğim getirdi beni geldiğim yere…”

Kitap boyunca, hayatındaki kesitleri iki roman karakteri üzerine bölerek çoğaltırcasına bir Ahmet oluyor Nazım, bir İsmail. Haberlerin ve anılarının eşliğinde, Lenin’in ölümüne, Mustafa Suphi ve arkadaşlarının öldürülüşüne ve dönemin diğer olaylarına da yer veriyor romanında.  

İsmail, Kerim ve Ziya’nın tutuklanmalarını anlattığı bölümlerde, Sansaryan Hanında bulunan İstanbul Polis Müdürlüğündeki sorguları ve işkenceleri aktardığı satırların canlılığıyla, derinden etkiliyor okuru.

“Sİ-YA-U girdi içeri. Sİ-YA-U, üniversitenin setre pantolonlu biricik öğrencisi. Rugan iskarpinleri, papyon boyunbağı bile var. Fötür şapkası da var, ama giymiyor artık.”

Şiirlerinden tanıdığımız, Moskova’da tanıştığı ve Şang-hay’da kafası kesilen Çinli arkadaşı Sİ-YA-U’yu da unutmamış romanında Nazım Hikmet. Moskova’da geçirdiği günleri sevgi ve özlemle anlatmış.

1 Nisan
bugün bir Çinli gördüm;
   başı perçemli Çinlilere benzer yeri yok.
Ne de çok
   baktı bana.
Bilirim ki ben
   fildişini ipek gibi işleyen
      Çinlilerin teveccühü
         atılamaz yabana
11 Nisan
İsmini öğrendim her gün gelen Çinlinin:
         Sİ-YA-U

Akıcı dili, anlatım tekniği, farklı dönemler de gelişen olayları bağlayış biçimiyle şiir gibi akıp giden cümleleriyle, tüm engellere, işkencelere, katliamlara rağmen mücadeleye devam ederek “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim” diyebilenlerin romanını yazmış Nazım Hikmet

KİTAPTAN BÖLÜMLER

Ayranı içerken baktım, benim yol arkadaşları, peykenin başında, çıkınlarından filan çıkardıkları ekmekle peyniri yiyor.

- Şu baldan, tereyağından niye yemezsiniz? dedim.

- Karşılık vermediler. Önümde, asma yapraklarının üstündeki tereyağı ile tahta kaptaki baldan ikram ettim. Hiçbiri almadı. Aklıma geleni söyleyeyim mi, söylemeyeyim mi, diye kararlaştırmaya vakit kalmadan söyleyiverdim:

- Size yol harçlığı vermediler mi?

- Verdiler.

- Ne kadar?

- Onar lira...

Önce şaştım, sonra utandım, sonra tepem attı:

- Bana 100 TL verdiler, dedim. Siz cepheye gidiyorsunuz ben resim yapmaya. Ama benim teyze oğlu mebus Ankara’da. 100 TL’yi onun için yolladılar. Rezalet. Allah kahretsin. Bana şu kadarcık iyilik etmek isterseniz, şu parayı birlikte yiyelim.

- Olurdu, olmazdı, ayıptı filan derken, herkese tereyağı, bal, ayran, yufka getirdi hancı. Bir yandan da içimde dayanılmaz bir utanç. Fakir fukaraya ziyafet çeken mirasyediye benziyorum.


Kastamonu’da istiklal Mahkemesi bir adamı gözümün önünde 15 yıla mahkum etti. Adamın kılık kıyafetine bakarsan yarı kasabalı, yarı köylü, rakı çekmiş imbikten. Anadolu’da içki yasağı var.

Ankara’ya gittiğimin ertesi akşamı benim teyzeoğlu bir ziyafet verdi arkadaşlarına. Sofraya rakı şişeleri gelince sordum (mahsustan, inadıma değil, öyle ağzımdan çıkıverdi):

- Rakı yasak değil mi? Birini Kastamonu’da 15 yıla mahkum ettiler rakı çekmiş diye. Teyzeoğlum güldü:

- O yasak bize göre değil.

- Peki ama kanun?

- Kanunu herkese tatbik edersek, yandı ortalık.


İnebolu Ankara yolunda bir yerde, bir dere başına geldik. Köprü filan hak getire. Kunduralarımı, çoraplarımı çıkardım, paçalarımı sıvadım dizlerime kadar. Kestirmeden gidelim diye düştük buraya. Dereyi geçerken bir de baktım ki, karşıdan, bir köylü, hem de öyle ihtiyar değil, sakalsız, demekki daha kırkını basmamış bir köylü, bir kadının, bir köylü kadının sırtına binmiş dereyi geçiyorlar. Sakat, diye düşündüm. Ama herif öbür yakaya geçince indi kadının sırtından, yürüdü.

- Bu ne iş? dedim benim sürücüye.

- Avradı, dedi. Dereyi geçti avradın sırtında. Güçlü karı demek.

Buket Özsanat
13 Ocak 2019 Pazar
365 Görüntülenme

Facebook Yorumları

Site İçi Arama
Anket Tümü
Kitap okumanıza en çok engel olan şey nedir?