Bir yıllık ömrünüz kaldığını öğrenseniz ne yapardınız?

Bir yıllık ömrünüz kaldığını öğrenseniz ne yapardınız? Kabullenip yaşamınıza kaldığınız yerden devam mı ederdiniz, her şeyi bırakıp gönlünüzün dilediğinizce bir yıl mı sürerdiniz, yoksa hayata küsüp o bir yılı heba mı ederdiniz?

Sevgilinizin, hayatı paylaştığınız insanın bir yıllık ömrü kaldığını öğrenseniz ne yapardınız? Onu terk mi ederdiniz, ölene kadar onun yanında mı kalırdınız? Ölümcül hastalığın her evresinde elini tutup, destek olabilir miydiniz? Çökmüş, hastalık kokan vücuda sarılabilir miydiniz eskisi gibi, eskisi gibi sevebilir miydiniz? Bıkmadan usanmadan bakar mıydınız ona, tüm kaprislerine göz yumar mıydınız? Yoksa bir an önce kurtulmak mı isterdiniz, ağır mı gelirdi onunla ilgilenmek, külfet mi olurdu yanında kalmak?

Peki ya sevdiğiniz benimle birlikte ölür müsün dese? Ölür müydünüz? Belki de defalarca söylediğiniz, “ben sensiz yaşayamam”, “sana bir şey olursa ölürüm” sözlerinin arkasında durur muydunuz?

Bu soruları sordurtan kitap, Arthur Schnitzler’in 1895 tarihli “Ölmek” isimli novellası. 95 sayfalık kitap, bir yıllık ömrü kaldığını öğrenen ve hayatı hem kendine, hem de karısına zindan eden Felix ile, kocasının yaşayacağına inanan, ona destek olmaya çalışan Maria’nın hikayesi.

Ölüm ve yaşam arasında kalan iki kişinin psikozlarına ışık tutan, Maria ve Felix’in gelgitli ruh hallerine yolculuk yaptıran Schnitzler, sözlerin ve eylemlerin tutarsızlığını, sevginin sonsuzluğuna dair çelişkilerini, insan doğasının acizliğini, kibri, kıskançlığı bu küçücük öykünün içinde ustalıkla işlemiş.  Yaşamadan cevabı verilemeyecek bir soruya, empati kurabilmenin çok zor olduğu bir duruma her iki açıdan da bakarak, ölmek ve yaşamak, sevmek ve nefret etmek arasında ki incecik hattı Felix ve Maria’nın içsesleriyle çizmiş.

Schnitzler’in okuduğum ilk kitabı olan Ölmek, okunması kolay, zorlamayan, yormayan yapısının yanında, “ben olsam ne yapardım” diye sorgulatan, büyük sözler vermenin uygulamak kadar kolay olmadığı gerçeğini yüzümüze vuran, iki ana karakterin zihinlerinde yolculuk yaptıran, boyut olarak küçük ancak düşünsel olarak kocaman bir eser.

Bu kocaman eser daha özlü bir anlatımla usta şair  Nazım Hikmet'in dizeleriyle hayat bulsun geçmişin derinliklerinde.

Bir tanem! 
Son mektubunda: 
"Başım sızlıyor 
yüreğim sersem!" 
diyorsun. 
"Seni asarlarsa 
seni kaybedersem," 
diyorsun, 
"yaşayamam!" 

Yaşarsın, karıcığım, 
kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgarda; 
yaşarsın, kalbimin kızıl saçlı bacısı, 
en fazla bir yıl sürer 
yirminci asırlarda 
ölüm acısı. 

(Karıma Mektup) 


Arthur Schnitzler

Arthur Schnitzler

15 Mayıs 1865’te Viyana’da (Avusturya – Macaristan İmparatorluğu) doğdu. 1879 yılında Viyana Üniversitesinde tıp eğitimi aldı. 1885’te doktorasını yaptı ve ardından Viyana Hastanesi’nde doktor olarak çalışmaya başladı. Fakat daha sonra, yazabilmek için doktorluğu bıraktı.

Novella ve kısa oyunlar üzerinde uzmanlaşan Schnitzler’in “The Gereen Tie” öyküsü, mikrokurgu alanında öncü eserlerden biri sayılır. Schniztler, 17 yaşından ölümünün iki gün öncesine kadar, neredeyse 8000 sayfalık, tamamı elyazması olan günlüğünü özenli bir şekilde tuttu. Ünlü bir film yönetmeni olan Stanley Kubrick, Schnitzler’in Rüya Roman adlı novellasından etkilenerek, Gözü Tamamen Kapalı (1999) filmini çekti.

Oyuncu ve şarkıcı olan 21 yaşındaki Olga Gussmann ile 26 Ağustos 1903’te evlendi. Heinrich ve Lili adında iki çocukları oldu. Lili intihar etti. Lili’Nin intiharı boşanmalarında büyük rol oynadı. Böylece Schnitzler ve Gussmann çifti yollarını 1921’de ayırdı.

Arthur Schnitzler, 21 Ekim 1931’de beyin kanaması geçirerek Viyana’da hayatına veda etti.

Buket Özsanat
13 Ağustos 2016 Cumartesi
860 Görüntülenme

Facebook Yorumları

Site İçi Arama
Anket Tümü
Kitap okumanıza en çok engel olan şey nedir?