Stefan Zweig - Korku

Güvenli bulduğumuz anne karnından ayrılıp, göz kamaştıran bir dünyaya adım attığımız ilk andan itibaren tanışırız korkuyla. Duygularımızı tarif edemeyecek, algılayamayacak olduğumuz o ilk anlarda bile ürkek bakışlar atarız içine düştüğümüz dünyaya. Seslerden, ışıklardan, ani hareketlerden korkarız. Kendi korkularımız yetmezmiş gibi zamanla korkutulmalar başlar. Öcülere, cadılara verilmekle, doktora götürülüp iğne yaptırılmakla, ağzımıza acı biber sürülmekle, canavarlarla, hayvanlarla tehdit edilip sindiriliriz.  Büyüdükçe bazı korkularımızın yersizliğini algılayıp onlardan sıyrılsak da, yeni korkular hakim olur hayatımıza. Hayvanlardan, kapalı alanlardan, yüksekten, aile bireylerimizden, bizden güçlü olanlardan, başaramamaktan, kaybetmekten, acı çekmekten, hastalıktan, ölümden korkarız... Sınırı yoktur korku çeşitliliğimizin, herhangi bir mantıksal açıklaması da.  Bir kere zihnimizi ele geçirmeye görsün, korkulan objenin, kişinin ya da duygunun mantığını sorgulayamayız. Hayatımızı korkularımızla şekillendirir, tutsağı oluruz korkularımızın.

“Korku tüm varlığını kemirerek boşaltmış, bedenini zehirlemişti.”

Stefan Zweig de yetmiş sayfalık novellasında hepimize çok tanıdık olan bu duygunun “korkunun” düşünsel incelemesini yapıyor. Yapılan bir eylemin sonuçlarından doğan korkunun psikolojik etkilerini her yönüyle gözler önüne seriyor.

Zweig, psikolojik analizler yapmayı seven, genellikle öykülerinde – novellalarında eylemlerden çok hissedilenleri, insanların iç dünyasında olup bitenleri ön plana çıkartan bir yazar ve muhteşem bir duygu tasvircisi.

“Bayan Irene aşığının dairesinden çıkıp merdivenlerden aşağı inerken birden yine o anlamsız korkuya kapıldı.”

Modern Klasikler Dizisinin 57. kitabı olarak Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayınlanan “Korku”ya bu sözlerle başlıyor Zweig ve daha ilk sayfalarda okuyucuyu Irene’nin zihnine yerleşen korkuyla tanıştırıyor.

Irene, avukat olan varlıklı kocası ve iki çocuğu ile korunaklı dünyasında, dingin ve refah içinde bir hayat sürüyor. Ta ki bir gece toplantısında tanıştığı genç bir piyanist ile birlikte olmaya başlayana dek. Ne ruhen ne de bedenen bir sıcaklık hissetmediği bu piyanist ile olan ilişkisinin tek nedeni sorunsuz olan hayatının monotonluğu.

Zweig, “Fırtına veya bunaltıcı sıcak kadar, havanın durgunluğu da insanı rahatsız edebilir; aynı şekilde ılımlı bir mutluluk da talihsizlik kadar kışkırtıcı olabilir” sözleriyle açıklıyor Irene’nin kocasını aldatmasının altında yatan nedeni.

Irene’nin hayatına renk ve heyecan katmak için girdiği bu ilişki kısa bir süre zarfında yaşamının içinde sıradanlaşıyor ve bir görev duygusu halini alıyor. Onun bu ilişkide hissettiği tek duygu, aşığının evinden çıkarken birilerine yakalanma korkusu.  

Bu öyle bir korku ki sadece zihnini değil, bedenini de ele geçiriyor. Dizleri tutmuyor, elleri titriyor, nefesi daralıyor, yüreği sıkışıyor… Korkusunu,  sokaktan geçen herkesin yüzüne baktığında onun ne yaptığını anlayacağını düşünecek kadar yoğun yaşıyor. Ve bir gün korkuları gerçeğe dönüşüyor. Piyanistin evinden çıkarken, onun sevgilisi olduğunu söyleyen bir kadın tarafından kesiliyor yolu...

Bazı korkular vardır sadece zihnimizde büyütürüz onları. Gerçekleşeceğine hiç ihtimal vermesek bile yine de korkarız. Buna en iyi örneklerden biri hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşarken, ölümden ölesiye korkuyor oluşumuzdur.

Irene de yakalanmaktan korkmasına, piyanistin evinde geçirdiği zamanlara korkunun hakim olmasına rağmen vazgeçmiyor yaşadığı ilişkiden. Hiç yakalanmayacakmışcasına devam ediyor heyecanı kalmayan ilişkisine. Bu nedenledir ki zihninde büyüttüğü korkusunun gerçekleşmesine inanamıyor.  

Bu süreçten sonra yeni korkular hakim oluyor Irene’nin hayatına. Kendisine şantaj yapmaya başlayan kadından, kocasının öğrenmesinden ve hayatındaki her şeyi kaybetmekten korkuyor.

Sahip olduklarının değerini kaybettikten sonra anlar insan evladı. Tatminsizdir, hep daha fazlasını ister. Sorunsuz, huzurlu bir yaşam sürerken, macera arayışına girer. Arayışları acı tecrübelerle sonuçlandığında ise eski yaşamının güzelliğinin ve kaybettiklerinin değerinin farkına varır.

Irene de böyle bir duygu yüklenmesinin içinde buluyor kendini. Kendisi için mümkün olan tek yaşam biçimini yitirmek üzere olduğu fark ediyor. Çocuklarını, kocasını, onurunu, elindeki imkanları…

Ve aslında kocası Fritz’i hiç tanımadığının ayırdına varıyor. Böyle bir durumda nasıl davranacağı konusunda tahmin bile yürütemiyor. Kocasının davranışlarının nedenini anlamaya çalışıyor, yüzünü, mimiklerini, ses tonunu inceliyor ancak hiçbirine anlam yükleyemiyor. Şantajcısıyla karşılaşma korkusu nedeniyle kendini eve kapattığı günlerde, çocuklarının onun varlığından rahatsızlık duymalarıyla ailesine ne kadar yabancılaştığını anlıyor.

“Korku cezadan çok daha beterdir, çünkü ceza bellidir, ağır da olsa, hafif de, hiçbir zaman belirsizliğin dehşeti kadar, o sonsuz gerilimin ürkünçlüğü kadar kötü değildir.”

Zweig, bir yandan Irene’nin iç dünyasında dolaştırırken bizi, diğer yandan Fritz ve Irene’nin sohbetleri ışığında suçu ve cezayı da sorguluyor. Fritz geçmişte yaşanmış bir suç için suçu işleyene şimdiki zamanda hüküm giydirmenin doğru olmadığını düşünüyor. Çünkü o kişinin geçen zaman içinde değişerek suçu işleyen kişiden ayrıldığını, artık o kişiyle aynı kişi olmadığını savunuyor.

Zweig aynı zamanda kocasına itiraf edip bu yükten kurtulmak istese de bir türlü cesaretini toparlayıp gerçekleri anlatamayan ve “İntihar eden birinin kendini kuleden atması gibi” korkuların esareti altındaki belirsiz bir bekleyişin içine düşen Irene ile “Belirsizliğin getirdiği bekleyiş mi daha acıdır, korkulara esir olmayıp gerçeklerle yüzleşmek mi?” sorularını irdeliyor.

Beklemek, beklenen şeyin niteliğine göre şekillenir.

Gelecekse beklenen, beklemek güzeldir.” der Özdemir Asaf.

Korkusuz bir bekleyişin içinde olmak güzeldir. Gelecek sevgiliyi ya da mutluluk getirecek bir olayın gerçekleşmesini beklemek güzeldir. İşin içine belirsizlik girdiğinde ise, beklemek yavaş yavaş tüketir, içten içe çürütür insanı. Sonunun nereye varacağını ve size neler getireceğini bilmediğiniz bir bekleyişin başkahramanıdır “Korku”.

Korku esaretinin zincirlerinden kurtulduğumuz, hatalarımızla yüzleşebildiğimiz, güzel bekleyişlerle sarmalanmış günler dileğiyle…

Buket Özsanat
10 Mayıs 2018 Perşembe
330 Görüntülenme

Facebook Yorumları

Site İçi Arama
Anket Tümü
Kitap okumanıza en çok engel olan şey nedir?