Üç Buçuk Öykü ve Yazınsal Bellek Kaybı

Patrick Süskind maceramızı sonlandırdığımız 63 sayfalık “Üç Buçuk Öykü”, adından anlaşılacağı üzere bir öykü kitabı. 1998 yılında Can Yayınları tarafından Türkçe’ye çevrilen kitabın orijinal adı "Three Stories and a Reflection".

İnsan doğasını, yalnızlığını, kırılganlıkları ve umutsuzlukları işleyen Patrick Süskind, bu kitabında da benzer içeriklerle çıkıyor karşımıza.

İlk öyküde bir eleştirmen tarafından “derinliği olmadığı” yönünde eleştirilen genç bir ressamın güvenini yitirişi ve derinlik arayışı içinde kayboluşu resmediliyor.

İkinci öykü satranç sevenler için ilgi çekici. Bir satranç partisinde usta bir oyuncuyla kimsenin tanımadığı genç bir oyuncunun karşılaşmasını konu alan öykü, heyecanlı ve gerilimli bir seyir izliyor. Karşılıklı yapılan ataklar, yitirilen taşlar güven ve güvensizliğin çarpışması.

Maitre Mussard’ın Vasiyeti isimli üçüncü öykü, dünyanın açılıp kapanan bir midye kabuğu olduğunu düşünen bir kuyumcunun anlatımından, midyeleşen bir dünyanın çirkinliği ve sıkıcılığını anlatılıyor.

Dördüncü ve son öykü ise yazınsan bellek kaybı yaşayan bir adamın kaybolmuşluğuyla buluşturuyor okuru. Kitapseverlere çok ürkütücü gelecek olan bu dünyayı anlatan öyküyü sizinle de paylaşmak istedim.

Keyifli ve uzun ömürlü okumalarınız olsun…

AMNESIE IN LITTERIS  (Yazınsal Bellek Kaybı)

…Soru nasıldı? Hah, tamam, şöyleydi: Beni etkileyen, içime işleyen, bende iz bırakan, sarsan, hatta yolumu şaşırtan, ya da beni yoldan çıkaran kitap hangisidir?

Ama böyle söyleyince sanki geçirilen bir şok ya da travmadan söz ediliyormuş gibi oluyor; etkilenen kişi bu durumu olsa olsa kâbuslarda yaşayabilir, ayıkken değil, nerede kalmış yazılı olarak ve herkesin önünde yapmak? Şu anda adı aklıma gelmeyen bir Avusturyalı psikolog, adını artık tam olarak anımsayamadığım, ama “Ben ve Ben” ya da “O ve Biz” ya da “Ben bile” ya da buna benzer bir başlık altında toplanmış bir dizinin kitaplarından birinde (son zamanlarda Rowohlt, Fischer, dtv ya da Suhrkamp yayınevlerinin bunu yeniden basıp basmadığını bilmiyorum, ama şunu biliyorum ki kitapların kabı yeşil beyaz ya da açık mavi sarımtırak, hatta gri mavi yeşilimsiydi) yayımlanmış olan, okunmaya değer bir makalede, buna doğru bir biçimde parmak basmıştır.

Belki de soru, nöro-travmatik okuma deneyimlerine yöneltilmemiştir, belki de o insanı sarsan sanatsal deneyim kastediliyordur, hani şu “Güzel Apollon” adlı ünlü şiirde olduğu gibi… yo, galiba “Güzel Apollon” değildi adı, sanki başka bir şeydi, şiirin başlığı biraz demodeydi, “Genç Beden” ya da “Çok Eski Güzel Apollon” falan gibi bir şeydi, ama bunun konumuzla ilgisi yok… bu ünlü şiirde olduğu gibi, şairi… şairi… şu anda adını aklıma getiremiyorum, -ama gerçekten ünlü bir şairdi- aptal aptal bakan iri gözleri ve gür, uzun bıyıkları vardı, şu şişman Fransız heykeltıraşa (Adı neydi onun?) Varenne Caddesinde bir ev bulmuştu; ev de ne kelime, saray saray, bahçesi de öyle büyük ki çapını ölçmeye on dakika yetmez (o zamanki insanların bütün bunları neyle aldıklarını sormuyor değil insan). Tamamını ezbere okuyamayacağım ve son satırı bir ilke gibi sürekli olarak zihnimde kazılı duran bu harika şiirde dile getirilen bir şey bu; şöyle deniyor: “Yaşamını değiştirmelisin!” Okuyarak yaşamımın değiştiğini söyleyebileceğim o kitaplar ne durumda acaba? Bu soruna bir açıklık getirmek üzere kitaplığıma gidiyorum (yalnızca bir kaç gün önceydi bu) ve gözlerimi kitapların üzerinde gezdiriyorum. Böylesi zamanlarda hep olduğu gibi -yani belli bir türün pek çok örneği belli bir yerde toplanınca gözümüz o kalabalık içinde bir şey görmez olur- önce başım dönüyor, bu baş dönmesinin devam etmesini engellemek amacıyla gelişigüzel o kitlenin içine dalıyorum, bir tek kitabı seçip alıyorum, avını yakalamış biri gibi dönüyorum, kitabı açıyorum, sayfalarını çevirip okuyorum.

Çok geçmeden iyi bir kitaba el atmış olduğumu fark ediyorum, hatta çok iyi bir kitaba. Kusursuz bir yazı ve berrak bir düşünce silsilesi var bunda, en ilginç, bilinmeyen bilgilerle çeşnilendirilmiş ve en harika sürprizlerle dolu; ama şu satırları yazdığım sırada kitabın adı aklıma gelmiyor, yazarın adı ve kitabın içeriği de; ama az sonra göreceğiniz gibi bunun konuyla pek bir ilgisi de yok zaten, ya da konunun anlaşılmasına yardımcı oluyor diyebiliriz. Söylediğim gibi, elimde tuttuğum mükemmel bir kitap, her bir cümle bir kazanç; bir yandan okurken bir yandan da sendeleyerek koltuğuma doğru gidiyorum, okuyarak kendimi koltuğa bırakıyorum, neden okuduğumu okurken unutuyorum, önümde sayfa sayfa keşfettiğim o yeniliğe ve lezzete odaklanmışım, baştan aşağı salt merak kesilmişim. Metnin yer yer altının çizilmiş olması ya da kurşun kalemle yapılmış ünlem işaretleri -benden önce bunu okumuş olan birinin izleri, aslında kitaplardaki bu şeylerden pek hoşlanmam- bu kez beni rahatsız etmiyor, çünkü anlatım öylesine heyecan verici, metin öylesine ışıl ışıl ki, bu izlerin farkına bile varmıyorum artık; varsam da onaylıyor oluyorum, çünkü benden önce bu satırları okumuş olanın -ki onun kim olduğu hakkında en ufak bir fikrim yok-, ne diyordum, evet okumuş olanın, beni de en çok etkileyen yerlerin altını çizmiş ve o yerleri belirlemiş olduğu çıkıyor ortaya. Böylece okuyorum, metnin olağanüstü niteliğinden ve benden önce bu kitabı okumuş olan yabancının manevi dostluğundan çifte kanatlanmış olarak okumayı sürdürüyorum; o yazınsal dünyanın derinlerine dalıyor, gitgide artan bir hayretle yazarın beni gezdirdiği o harika yolları izliyorum…

 

Sonunda herhalde öykünün doruk noktası olan ve ağzımdan yüksek bir “Ah!” sesi çıkmasına neden olan yere geliyorum. “Ah, ne iyi düşünülmüş! Ne iyi söylenmiş!”.  Ve okuduklarımı düşünmek üzere bir an gözlerimi kapatıyorum, karmakarışık olan bilincimin içine bir yol açmış, önüme yepyeni bakış açıları sermiş, yeni anlayışlar ve ilintiler getirmiş, evet “Yaşamını değiştirmelisin!” diyen dikeni bana batırmış olan okuduklarımı düşünmek üzere. Elim neredeyse kendiliğinden kurşunkaleme uzanıyor; “Bunun altını çizmelisin,” diye düşünüyorum; “kenara, ‘Çok iyi!’diye yazmalısın, yanına da kocaman bir ünlem oturtmalısın, okuduğun bölümün sende uyandırdığı düşünce selini birkaç sözcükle özetlemelisin, belleğine destek vermek ve seni böylesine aydınlatmış olan yazara vereceğin selamı belgelemek için.”

Ama heyhat! “Çok iyi!” sözcüklerini karalamak üzere kurşunkalemi sayfaya değdirdiğimde orada çoktan bir “Çok iyi!” yazdığını görüyorum, üç-beş sözcükle yazmak istediğim özeti de benden önce orayı okuyan kişi çoktan kaydetmiş bile, hem de bana hiç mi hiç yabancı olmayan bir el yazısıyla kaydetmiş, yani benim kendi elyazımla, çünkü bu kitabı benden önce okuyan benden başkası değildi. Ben o kitabı çoktan okumuştum.

İşte o zaman tanımı olanaksız bir acı sarıyor beni. Eski hastalığım nüksediyor: Amnesie in litteris, yazınsal bellek kaybı. Anımsamak çabalarının, adeta bütün çabaların boşunalığı karşısında bir öfke dalgası kaplıyor beni. Hemen ardından geride belli belirsiz bir anımsamadan başka bir şey kalmayacağını bile bile neden okuyayım ki, bu kitabı neden baştan okuyayım ki? Her şey dağılıp yok olacaksa neden bir şey yapayım ki? Sonunda öleceksem neden yaşayayım ki? O güzelim kitabı kapatıyorum, ayağa kalkıyorum ve dayak yemiş , yıldırım çarpmış biri gibi kitaplığa yöneliyorum, kitabı orada unutulmuş öteki kitapların arasına sokuyorum.

Gözlerim rafın ucuna takılıp kalıyor. Orada duran ne? Ah, evet: Büyük İskender üzerine üç biyografi. Bir zamanlar üçünü de okumuştum. Büyük İskender hakkında ne biliyorum? Hiçbir şey. Bir sonraki rafın ucunda Otuz Yıl Savaşları konusunda cilt cilt kitaplar duruyor, bunların arasında beş yüz sayfalık Veronica Wedgwood ve Golo Mann’ın bin sayfalık Wallenstein’ı var. Bütün bunları güzel güzel okumuştum. Otuz Yıl Savaşları hakkında ne biliyorum peki? Hiçbir şey. En ufak bir şey bile bilmiyorum. Hiçbir şeyden de az bir şey.

---

Yazı masamın yanındaki koltuğa çöküyorum. Utanç verici bir şey bu, bir skandal.  Otuz yıldan beri okuyabiliyorum, çok olmasa da bir şeyler okudum, bütün okuduklarımdan geriye kalan bin sayfalık bir romanın ikinci cildinde birinin kendini tabancayla vurduğu konusunda belli belirsiz bir anımsama. Otuz yıldır boşuna okumuşum. Çocukluğumun, gençliğimin ve ergenliğimin binlerce saatini okuyarak geçirmişim ve bütün bunlardan geriye kocaman bir “unutma”dan başka bir şey kalmamış. Üstelik bu nahoş durum iyileşmiyor, tam tersine kötüleşiyor. Bugün bir kitap okusam, daha sonuna gelmeden baş kısmını unutacağım. Kimi zaman belleğimin gücü bir sayfayı bile tutmaya yetmiyor. Ve paragraftan paragrafa, bir cümleden ötekine tutuna tutuna ilerliyorum, çok geçmeden öyle bir duruma geleceğim ki ancak gitgide yabancılaşan bir metnin karanlıklarından akıp gelen, okundukları sürece birer kuyrukluyıldız gibi parıldayan ve hemen arkasından kesinkes unutmanın karanlık akıntılarında kaybolan birtakım kelimeleri bilinçli olarak kavrayabileceğim. Çoktandır edebi tartışmalarda ne zaman ağzımı açsam, berbat bir biçimde kendimi rezil ediyorum: Mörike’yi Hofmannsthal’le; Rilke’yi Hölderlin’le; Beckett’i Joyce’la; Italo Calvino’yu Italo Svevo’Yla; Baudelaire’i Chopin’le; George Sand’I Madame de Stael’le falan karıştırıyorum. Hayal meyal anımsadığım bir alıntıyı dile getirmek istediğimde günler boyu arayıp duruyorum kitaplarda, çünkü yazarı unutmuş oluyorum ve ararken hiç tanımadığım yazarların bilinmedik metinlerinde kendimi kaybediyorum,  sonunda da ne aramakta olduğumu tümden unutmuş hale geliyorum! Zihnim bunca karmaşık bir durumdayken, hangi kitabın hayatımı değiştireceği konusundaki bir soruyu nasıl yanıtlayabilirim? Hiçbir kitap mı? Bütün kitaplar mı? Herhangi biri mi? Yanıtını bilmiyorum.

 

Ama belki de -kendimi avutmak için böyle düşünüyorum-, belki de okurken (tıpkı gerçek yaşamda olduğu gibi), apansız makas değiştirmeler ve sert sapmalar yoktur. Belki de okumak bir ilaçlama eylemi gibidir, bilinç adamakıllı emer her şeyi, ancak o kadar hissettirilmeden, osmotik bir biçimde olur ki bu, ne yapıldığı anlaşılmaz. Amnesie in litteris çeken okur, okuyarak büyük bir değişime uğradı ama değiştiğini kendisine söyleyebilecek beynindeki kritik noktalar da birlikte değiştiğinden bunu fark etmedi. Bu hastalık, bütün büyük edebiyat yapıtlarının karşısında duyulan ezici saygıdan yazarı korusaydı ve özgün şeylerin yaratılmasında mutlaka gerekli olan intihal ile yazar arasında gerçekten basit bir ilişki kurulmasını sağlasaydı, kendisi de yazan biri için neredeyse bir lütuf, evet hatta gerekli bir koşul bile olabilirdi.

Bunun zoraki, sefil ve berbat bir avuntu olduğunun farkındayım, bundan kurtulmaya da çalışıyorum. Bu korkunç amneziye teslim olmamalısın, diye düşünüyorum, bu unutma seline bütün gücünle karşı koymalısın, metinlere balıklama dalmamalı, berrak ve eleştirel bir bilinçlilikle onların karşısında durmalı, özet çıkarmalı, ezberlemeli, zihnini çalıştırmalısın; tek sözcükle tanımlarsam -ki burada adını ve yazarını şu anda çıkaramadığım, ama son dizesi bir ahlak ilkesi gibi zihnime sürekli, silinmemecesine kazınmış olan ünlü bir şiirden alıntı yapıyorum- : “Zorunlusun,” diyor şiirde, “zorunlusun… zorunlusun…”

Ne budalaca! şimdi de şiirin sözlerini unuttum. Ama ziyanı yok, çünkü şiirin anlamı kesinlikle hatırımda. Şöyle bir şeydi:  

“Yaşamını değiştirmelisin!”

Buket Özsanat
17 Haziran 2016 Cuma
1149 Görüntülenme

Facebook Yorumları

Site İçi Arama
Anket Tümü
Kitap okumanıza en çok engel olan şey nedir?