Damızlık Kızın Öyküsü kitap alıntıları

Sepetli başka kadınlar da var, kimisi kırmızı, kimisi Martha'ların donuk yeşil içinde; kimisi de çizgili elbiselerini giymiş, kırmızı ve mavi ve yeşil ve ucuz ve yırtık pırtık, bunlar daha fakir erkeklerin karılarını belirliyor. Ekonokadın deniliyor onlara. Bu kadınların ayrı ayrı işlevleri yok. Her şeyi yapmak zorundalar; yapabilirlerse. Bazen de tamamen siyahlar içinde bir kadın geçiyor, bir dul. Eskiden çok vardı onlardan, ancak görünüşe bakılırsa azalıyorlar.

Komutanların Eşlerini kaldırımda göremezsiniz. Sadece arabalar içindedir onlar.


Çıplaklığım şimdiden garip geliyor bana. Bedenim modası geçmiş gibi görünüyor. Sahilde, mayo giyer miydim, gerçekten? Giyerdim, düşünmeden, erkekler arasında, bacaklarımı, kollarına, kalçalarımı ve sırtımı sergileyerek, görülebildiğimi umursamadan. Utanç verici, ahlakdışı. Bedenime bakmaktan kaçınıyorum, utanç verici ya da ahlakdışı olduğundan değil de, onu görmek istemediğimden. Beni enine boyuna belirleyen bir şeye bakmak istemiyorum..


Burası Gilead'in kalbi, savaşın televizyon dışında zorla içeri giremediği yer. Sınırların nerede olduğundan emin değiliz, saldırı ve karşı saldırılara göre sürekli değişiyorlar, ancak burası merkez, hiçbir şeyin hareket etmediği. Gilead Cumhuriyeti, derdi Lydia Teyze, sınır tanımaz. Gilead içinizdedir.

Eskiden burada doktorlar otururdu, avukatlar, üniversite profesörleri. Artık avukatlar yok ve üniversite de kapalı.

Luke ve ben ara sıra bu caddelerde yürürdük. Bunlara benzeyen bir ev, büyük eski bir ev satın almak ve onu tamir etmekten söz ederdik. Bir bahçemiz olacaktı, içinde de çocuklar için salıncaklar. Çocuklarımız olacaktı. Bunun altından kalkmamızın pek mümkün olmayacağını bilmemize rağmen, konuşacak bir şeydi bu. Pazar günlerinin bir oyunu. Böylesi bir özgürlüğün şimdi sözü bile edilemez.


Birden fazla özgürlük çeşidi vardır, derdi Lydia Teyze. Bir şeyler yapma ve bir şeylerden sakınma özgürlüğü. Anarşi günlerinde, bir şeyler yapma özgürlüğü vardı. Şimdiyse size sakınma özgürlüğü veriliyor. Azımsamayın bunu sakın.


Kadınlar, sırıklar üstündeymiş gibi çivili ayakkabıları üzerinde, dengesiz, sallanıyorlar; sırtları bel bölgesinde dışa doğru bükülüp popolar dışarı itilmiş. Kadınların başları açık, saçlarını da olanca siyahlıkları ve cinsellikleriyle teşhir ediyorlar. Kırmızı ruj sürmüşler, ağızlarının nemli oyuklarını belirleyerek, tıpkı önceki zamandan kalma bir tuvalet duvarındaki karalamalar gibi.

Yürümekten vazgeçiyorum. Gleninki de duruyor yanımda ve onun da gözlerini bu kadınlardan ayıramadığını biliyorum. Büyülendik, ancak tiksindik de. Çıplak gibiler. Çok kısa sürmüş, fikrimizi değiştirmemiz, bu tür şeyler hakkında.

Sonra düşünüyorum: Eskiden ben de böyle giyinirdim. Özgürlüktü bu.


Alıştığınız şey, derdi Lydia Teyze, sıradanlıktır. Bu size şimdi sıradan görünmeyebilir, ancak bir süre sonra sıradan görünecektir. Sıradan olacaktır.


Bekliyorum, yıkanmış, fırçalanmış, beslenmiş, bir ödül domuzu gibi. Seksenli yıllarda bir ara domuz topları icat etmişlerdi, ağıllarda semirtilen domuzlar için. Bunlar büyük renkli toplardı; domuzlar burunlarıyla oraya buraya yuvarlıyorlardı topları. Domuz satıcıları bunun kas niteliklerini geliştirdiğini söylüyorlardı; domuzlar meraklı hayvanlardı, düşünecek bir şeye sahip olmayı seviyorlardı.

Bunu Psikolojiye Giriş dersinde okumuştum; bunu ve bir iş yapmaları için kendilerine elektrik şoku verilen kafesteki fereler hakkındaki bölümü. Ve bir mısır tanesi ortaya çıkaran bir düğmeyi gagalamak için eğitilen güvercinler hakkındakini de. Bu güvercinler üç gruba ayrılıyorlardı: birinci grup her gagalama için, ikincisi iki gagalamada bir alıyordu mısır tanesini, üçüncüsü ise rasgele. Olayı denetleyen adam mısır akışını kestiğinde, ilk grup kısa sürede, ikinci grup da biraz daha sonra vazgeçiyordu. Üçüncü grup asla vazgeçmiyordu. Bırakmaktansa ölene dek gagalamaya devam ediyorlardı. Neyin işe yarayacağını kim bilir ki?

Bir domuz topum olsaydı, keşke.


Janine on dört yaşında, bir çete tarafından kendisine nasıl tecavüz edildiğini ve kürtaj yaptırdığını anlatıyor. Aynı öyküyü geçen hafta da anlatmıştı. Anlatırken neredeyse bundan gurur duyar gibi görünüyordu. Doğru bile olmayabilir. İtiraf Saati'nde açıklayacak bir şeyinin olmadığını söylemektense bir şeyler uydurmak daha iyidir. Ancak söz konusu Janine olduğundan, anlattıkları az çok doğrudur.

Ama kimin hatasıydı bu? diyor Helena Teyze, tıknaz parmağını kaldırarak.

Onun hatası, onun hatası, onun hatası, diye bir ağızdan söylüyoruz.

Onları kim teşvik etti? diye parlıyor Helena Teyze, bizden hoşnut.

O teşvik etti. O teşvik etti. O teşvik etti.

Neden Tanrı bu kadar korkunç bir şeyin olmasına izin verdi?

Ona bir ders vermek için. Ona bir ders vermek için. Ona bir ders vermek için.

Geçen hafta Janine göz yaşlarına boğulmuştu. Sınıfın önünde, hepimizin onu, kırmızı yüzünü ve akan burunu görebileceğimiz bir biçimde diz çöktürdü ona Helena Teyze. Saçları donuk sarıydı, kirpikleri öylesine açık renkliydi ki, sanki yoktular, yangından çıkmış birinin kayıp kirpikleri gibi. Yanmış gözler. İğrenç görünüyordu: zayıf, eciş bücüş, lekeli, pembe, yeni doğmuş bir sıçan gibi. Hiçbirimiz bu biçimde görünmek istemiyorduk, asla. Ona yapılan şeyi bilmemize rağmen, bir an, ondan nefret ettik.

Sulugöz. Sulugöz. Sulugöz.


Sadece zaferleri gösteriyorlar bize, yenilgileri asla. Kim kötü haber ister ki?


Hataları vardı, diyor Lydia Teyze. Onları tekrarlamak niyetinde değiliz. Sesi dindar ve alçakgönüllü, görevi bizim iyiliğimiz için hoş olmayan şeyler söylemek olan birinin sesi. Onu boğazlamak isterdim. Aklıma gelir gelmez kafamdan atıyorum bu düşünceyi.

Bir şey, diyor, sadece kıt ve ulaşılması güçse değerlidir. Sizin değerli olmanızı istiyoruz, kızlar. İyice tadına vardığı konuşma araları vermekte cömerttir Lydia Teyze. İnci olduğunuzu düşünün. Sıralarımızda, başımız önümüzde, oturup ahlaksal bir iştahla ağzının suyunun akmasını sağlıyoruz. Belirlenmek için ona aitiz, nitelemelerine katlanmak zorundayız.


Siz geçiş neslisiniz, derdi Lydia Teyze. En güç durumda olan sizsiniz. Sizden beklenen fedakârlıkların farkındayız. Erkeklerin sizi aşağılamasına dayanmak zor. Sizden sonra gelenler için daha kolay olacak. Görevlerini gönül rızasıyla kabul edeceklerdir.

Söylemediği buydu: Çünkü başka anıları olmayacak.

Söylediği ise şu: Çünkü sahip olamayacakları şeyleri istemeyecekler.


Bize dair eğlendirici hiçbir şey olmamalı, gizli tutkuların serpilmesi ne hiç yer bırakılmamalı; ne onlar ne de biz özel ilişkiler için yaltaklanamayız, aşk için hiçbir dayanak bulunmamalı. Biz iki bacaklı rahimleriz, hepsi bu: kutsal tekneler, gezgin kadehler.


Bütün duvarlar kitap raflarıyla kaplı. Kitapla dolu raflar. Kitaplar, kitaplar ve kitaplar, tamamen açıkta, ne kilit ne kutu. Buraya giremeyişimiz şaşırtıcı değil. Yasak olanın vahası burası.


İhanet anı en kötüsüdür, şüphe götürmeksizin ihanete uğradığını anladığın an: bir başka insanın senin için bunca kötülük istediğini.

En tepeden kablosu kesilen bir asansörde bulunmak gibiydi. Düşmek, düşmek ve ne zaman çarpacağını bilmemek.


Tanrım. İçerde olan, Gökyüzünün Krallığında bulunan sen.

Keşke söylesen bana adını, gerçek adını yani. Ancak Sen de bu işi görebilir.

Amacının ne olduğunu bilmek isterdim. Ancak ne olursa olsun, buna dayanmam için yardım et bana, lütfen. Senin işin olmasa bile; bir an için bile orada, dışarıda olup bitenlerin senin istediğin bir şey olduğuna inanmıyorum.

Yeterince günlük rızkım var, bu nedenle bunun için zaman harcamayacağım. Esas sorun bu değil. Sorun, boğulmadan onu yutabilmekte.

Şimdi sıra bağışlamada. Şimdi beni bağışlamakla uğraşma. Daha önemli şeyler var. Örneğin: diğerlerini koru, eğer güvenlikteyseler. Çok fazla acı çekmelerine izin verme. Ölmeleri gerekiyorsa, ölümleri çabuk olsun. Onlar için bir cennet bile sağlayabilirsin. Bunun için sana ihtiyacımız var. Cehennemi kendi başımıza da yapabiliriz.


Her gece yatağa girdiğimde, sabah kendi evimde uyanacağım ve her şey eski haline dönecek, diye düşünürüm. Bu sabah da gerçekleşmedi bu.


Sevgi, dedi Lydia Teyze, iğrenerek. Bu haltı karıştırırken yakalamayayım sizi sakın. Buralarda aygın baygın dolaşmak yok, kızlar. Parmağını bize doğru sallayarak. Sevgi değil önemli olan.


Şimdi, söyle bana. Zeki birisin sen, ne söyleyeceğini duymak istiyorum. Neyi gözden kaçırdık biz?

Sevgiyi, dedim.


Kadınların, kendilerini gösterişsiz kıyafetlerle donatmalarını arzu ediyorum,” diyor. “Mahcubiyet ve ağır başlılıkla; örülmüş saçlar, altın, inciler ya da pahalı kostümlerle değil; ama (ki onlar tanrıçalık taslayan kadınlar olmuşlardı) iyi işlerle.

Kadın kendini bütünüyle teslim ederek sessizce öğrensin.” Burada üstümüzde gezdiriyor bakışlarını. “Bütünüyle,” diye tekrarlıyor.

“Ancak bir kadının eğitmesine izin vermem, ne de erkek üstünde zorla hakimiyet kurmasına, sessiz kalsın yeter.

Çünkü önce Adem yaratıldı, sonra Havva.

Ve Adem kandırılmadı, ancak kandırılan o kadın günah içindeydi.

Bununla birlikte, çocuk doğurmakla kurtarılacak; inanç ve merhamet ve ölçülülükte sabır-sebat üzre olurlarsa eğer.”


İnsanoğlu her şeye alışır, derdi annem. Yerini dolduracak birkaç şey bulunduğu sürece, insanların nelere alışabildikleri gerçekten şaşırtıcı.


Kitap yorumu için tıklayınız.

28 Kasım 2016 Pazartesi
0 Yorum

Facebook Yorumları

Site İçi Arama
Anket Tümü
Kitap okumanıza en çok engel olan şey nedir?