Güneş Ülkesi, Tommaso Campanella

Asıl adı Giovanni Domenico Campanella olan Tommaso Campanella 1568’de Stilo’da dünyaya gelir. Düşünceleri nedeniyle defalarca tutuklanan ve işkenceler gören Campanella, Ütopik kitabı Güneş Ülkesini Engizisyon tarafından ömür boyu hapse mahkûm edildiği 1602 yılında kaleme alır.

Ömrünün yarısını esaret altında geçiren ve özgürlüğü uğruna deli taklidi yaparak, türlü işkencelere göğüs geren Campanella, hayalindeki yaşamı Güneş Ülkesinde canlandırır. İlk olarak İtalyanca olarak kaleme aldığı eserini, 1613 yılında daha geniş kitlelere ulaştırabilmek için Latince olarak yeniden yazar.  İdeal devletini, Hospitalarius ve Cenevizli Kaptan arasında kurduğu diyaloglarla anlatır.

Sol’un Ülkesi

Hint Okyanusunda yer alan bir adaya kurulan ve adını yedi gezegenden alan yedi çembere bölünerek inşa edilen Güneş Ülkesi, Sol (Güneş) denilen bir rahip tarafından yönetiliyor. Sol’un, Pon (Güç), Sin (Bilgelik) ve Mor (Sevgi) adında üç yardımcısı bulunuyor.  Ancak Sol tüm toplumsal ve hukuksal konularda son karar mercii.

Dünyanın dört yanına gönderdikleri kâşifleri sayesinde tüm halkların gelenek göreneklerini, yönetim biçimlerini öğrenen Güneş Ülkeliler için, eğitim en önemli konu. Tüm dünya dillerini biliyorlar. Ülkenin dört yanını saran ve tüm bilimleri kapsayan duvar resimleri sayesinde Güneş Ülkeliler bilgiye her yerde ulaşma imkanına sahipler. Çocukları bir yaşından itibaren eğitmeye başlıyorlar. Sanatın her alanına çok önem verilen Güneş Ülkesinde, sanat atölyelerine götürülen çocukların, hangi sanatlara yatkın oldukları tespit edilip, ona göre eğimin almaları sağlanıyor. Elinde hiçbir sanatı olmamasına rağmen, aylaklık ederek emrinde bir sürü köle çalıştıran insanların soylu olarak nitelendirilmesini gülünç buluyorlar. Onlara göre böyle tipler devletin başına bela olmaktan başka bir işe yaramazlar.

Sizler nerede cahil adam var onu başınıza geçiriyorsunuz veya soylu bir aileden geldiğinden ya da güçlü bir parti tarafından seçildiğinden bu tür adamların yöneticiliğe uygun olduğunu düşünüyorsunuz.”

Yöneticiler tarafından her altı yılda bir, kimlerin hangi bölümde ve nerede kalacağına karar verilen Güneş Ülkesinde, evler ve her türlü eşya ortak, dolayısıyla mülkiyet kavramı yok.  Özel mülkiyetin ortaya çıkmasının başlıca sebebini;  “tek tek her insanın kendisine ait ayrı evi, çocukları ve karısı” olmasına bağlıyor Campanella. Ona göre bu durum “bencil bir sevgi” doğuruyor. Bencil sevginin sonucunda da, sevdiklerine daha iyi bir yaşam sağlama, miras bırakma derdine düşen insan açgözlü ve ikiyüzlü olmaya mahkûm.

“Oysa bencil sevgiyi bir tarafa atmış olsak, ortada sadece topluma duyduğumuz sevgi kalacak.”

Güneş Ülkesinde değerli madenlere önem verilmiyor. Para kullanımı sadece dış ticarette var. Halk arasında zengin fakir ayrımı bulunmuyor. Campanella’nın deyimiyle “hepsi zengin, çünkü her şeye sahipler; hepsi yoksul, çünkü hiçbir şeye sahip değiller. Sonuçta malın mülkün kölesi değiller, aksine malı mülkü kendilerine köle kılmışlar.”

Günde sadece dört saat çalışıyorlar. Geri kalan zamanlarını, okuyarak, kendilerini her anlamda geliştirmeye çalışarak geçiriyorlar. Ancak oturarak oynanan oyunlar, satranç vb. yasak.

Bu ülkede her şey mükemmel şekilde tasarlandığı için çok daha fazla dayanıklı. Diğer her konuda olduğu gibi savaş teknikleri konusunda da çok gelişkinler. Kadınlar da erkekler kadar etkin rol alıyor savaşta. Onların dünyasında korkuya yer yok. Ruhun ölümsüzlüğüne inandıkları için ölümden de korkmuyorlar.

Kadınlar on dokuz, erkekler ise yirmi bir yaşına girmeden soy devamı için bir ilişkide bulunamıyor. Erkeklerin, ihtiyaçlarını “doğaya aykırı yollardan” karşılamaması için, yirmi bir yaşına girmeden önce sadece kısır yada hamile kadınlarla ilişki kurmasına izin veriliyor.

Cinsel ilişki onlar için sadece üreme ve soyu devam ettirme aracı. Bu nedenle soy devamının kaliteli olması için ilişkilere ve çiftlerin seçimine yöneticilerce karar veriliyor. Yirmi yedi yaşına kadar ilişki yaşamamış olan erkekler törenle ve nişanla onurlandırılıyor. Güreş meydanlarında yöneticilerin kararları doğrultusunda eşleşen çiftler ancak üç gecede bir çiftleşebiliyor ve ilişkiye girecekleri saati ve günü yıldızların durumuna göre yöneticiler belirliyor.

Bir kadın hamile kalmazsa, başka erkeklerle çiftleştirilmeye devam ediliyor. Kısır olduğu anlaşılırsa serbestçe herhangi bir erkekle ilişkiye girebiliyor ancak bu kadınlar toplumda saygınlığını yitiriyor.

“Tek tek bireylerin yararını değil, devletin yararını gözeterek üremeyi kutsal bir görev sayarlar.”

Doğan çocuklar devletin sayılıyor ve devlet tarafından yetiştiriliyor.

Kadınların güzel görünmek için yüz boyamaları, yüksek topuklu ayakkabılar giymeleri ya da farklı kıyafetler kullanmaları idamla cezalandırılıyor. Onlara göre bu tarz şeylere ilgi duyulması sadece kadınların aylaklığından kaynaklanıyor ve zaten güneş ülkesinde kadınlar böyle bir ihtiyaç içine girmezler.

Bir erkek ile bir kadın birbirlerine aşık olup, duygulu anlar yaşayabilir. Ancak soyu tehlikeye sürükleyecek bir beraberlik ise cinsel ilişkiye girmeleri yasak. Ancak erkeğin aşık olduğu kadın hamileyse ya da kısırsa cinsel bir birlikteliğin yolu açılıyor onlar için.

Tıpkı insanlarda olduğu gibi hayvanları da iyi cins üretecek şekilde çiftleştiriyorlar. En uygun zamanı bulabilmek için yıldızlardan yardım alıyorlar.

Ütopya mı Distopya mı?

Distopyaların çoğunluğuna hakim kavram yasakların, baskıların hüküm sürdüğü despot bir yönetim biçimi olduğu gibi Ütopyaların çoğunluğuna hakim olan kavram da sanırım ortak yaşam ve paylaşılmış mülkiyet. Bunun dışında paranın yokluğu, eşyanın ve değerli madenlerin önemsizliği, eğitime ve sanata verilen değerlerin yüksekliği de ütopyaların başlıca konuları arasında. Bu değerlere gerek Thomas More’un Ütopya’sında, gerekse Campanella’nın Güneş Ülkesinde rastlamak mümkün.

En basit anlamıyla “olmayan yer” olarak tanımlanan Ütopya, köken olarak Yunanca "yok/olmayan" anlamındaki ou, "mükemmel olan" anlamındaki eu ve "yer/toprak/ülke" anlamındaki topos sözcüklerinden türemiştir. Bir nevi hayal ettiğimiz ya da hayallerimize sığmayacak denli mükemmel bir ülke şablonu.

Herkesin hayallerinde yaşattığı, olmasını istediği farklı dünya modelleri mevcuttur muhtemelen. Güneş Ülkesi’de Campanella’nın hayalindeki dünya. Ama bu dünya ne kadar yaşanılır ve özgür bir dünya orası tartışılır. Campanella’nın yaşadığı dönemde yazdıkları ütopik olabilir peki ya günümüzde?

Müzikle kadınların ilgileniyor olmasına rağmen, boru ya da trompet çalmalarına izin verilmemesi, kadınların uzun, erkeklerin kısa elbiseler giyebiliyor olmaları, yemekte bir tarafta kadınlar bir tarafta erkeklerin oturmaları ya da eşcinselliğin yasaklığı ve ölümle cezalandırılması vb. kavramlar,  kısır kadınların saygıdan yoksun kalmaları, kadın erkek ilişkilerinde üstün ve kusursuz ırkı yaratma mantığı, yönetimin izninde ve kontrollü cinsellik benim ütopik dünya anlayışımın ötesinde kalıyor. 

Kitapta, üstün ırk modellemelerini okurken Hitler Almanya’sını, “Kendi ülkelerine ve dinlerine düşman olan, insanlığa layık görmedikleri kişilere zarar vermekten çekinmezler” cümlesinde günümüzde din uğruna katledilen insanları, hangi kadının hangi erkekle çiftleşmesi ve bunun hangi gün hangi saatte olması gerektiğine karar veren yöneticileri okurken Distopya edebiyatında yer alan Damızlık Kızın Öyküsünü düşünmeden edemedim.

Ütopya mı Distopya mı? Kadın erkek ilişkileri açısından baktığımda, Margaret Atwood’un Distopya olarak tanımladığı bir dünyayı, Campanella’nın kaleminden Ütopya olarak okudum.

Gerçek anlamda eşit, özgür ve yaşanabilir bir dünyayı hayal etmek bile bu kadar mı zor? 

25 Temmuz 2017 Salı
835 Görüntülenme

Facebook Yorumları

Site İçi Arama
Anket Tümü
Kitap okumanıza en çok engel olan şey nedir?