Cesur Yeni Dünya kitap alıntıları

Mutluluk ve erdemin sırrıdır; yapmak zorunda olduğun şeyi sevmek. Tüm şartlandırmaların amacı budur: insanlara, kaçınılmaz toplumsal yazgılarını sevdirmek.


Kitaplara ve çiçeklere, eskiden psikologların ‘içgüdüsel’ dediği bir nefret besleyerek büyüyecekler. Refleksleri değişmez bir biçimde şartlandırılır. Hayatları boyunca kitaplardan ve botanikten uzakta, güvende olacaklar.”


Sözcüklerin iyi olması yetmiyor; onları iyi bir amaç uğruna kullanmak gerekiyor.


“Ne olmuş bu adama böyle?” diye fısıldadı Lenina. Gözleri, dehşet ve şaşkınlıktan fal taşı gibi açılmıştı.

Bernard mümkün olduğunca umursamaz görünmeye çalışarak, “Sadece yaşlanmış,” yanıtını verdi. O da şaşkına dönmüştü; ama etkilenmemiş görünmek için epey uğraştı.

“Yaşlı mı?” dedi Lenina, “Ama Müdür de yaşlı; bir sürü insan yaşlı; yine de böyle değiller.”

“Çünkü bu hale gelmelerine izin vermiyoruz. Onları hastalıklardan koruyoruz. Iç salgılarını yapay olarak dengeleyip gençlik seviyesinde tutuyoruz. Magnezyum-kalsiyum oranlarının, otuz yaşlarındaki seviyenin altına düşmesini engelliyoruz. Genç kan nakli yapıyoruz. Metabolizmalarını sürekli canlı tutuyoruz. Onun için de elbette öyle görünmüyorlar. Bir nedeni de,” diye ekledi, “çoğu bu yaşlı yaratığın yaşına ulaşamadan çok önce ölüyorlar. Gençlik, neredeyse hiç bozulmadan altmışa kadar sürüyor, sonra küt! ve son.”

Fakat Lenina dinlemiyordu. Yaşlanmış adamı izliyordu. Adam ağır ağır indi. Ayakları zemine dokundu. Döndü, iyice derinleşmiş göz çukurlarındaki gözleri, hâlâ müthiş bir şekilde parlıyordu. Gözleri uzun bir süre ifadesiz, hiç şaşırmamış bir biçimde, sanki orada değilmişçesine Lenina’ya baktı. Sonra bükülmüş beliyle topallayarak ağır ağır yanlarından geçti ve uzaklaştı.


Eğer farklıysan, yalnızlığa mahkûm oluyorsun. Yalnız olana acımasız davranıyorlar. 


Vahşi, bir an, donuk bir sessizlik içinde bekledi, sonra yatağın yanında dizlerinin üstüne çöktü ve yüzünü elleriyle kapayarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

Hemşire kararsız dikiliyordu, bir yatağın kenarında diz çökmüş adama bakıyor (skandaldı bu!), bir koğuşun diğer ucunda fermuar avlama oyununu bırakmış, yassı burunları ve patlak gözleriyle 20. Yatak etrafında ortaya konan rezaleti izleyen çocuklara bakıyordu. Onunla konuşmalı mıydı? Kendisini toparlamasına yardımcı mı olmalıydı? Nerede olduğunu, bu masum çocuklara nasıl kötülük ettiğini hatırlatsa mıydı? Bu iğrenç böğürtüleriyle –sanki ölüm korkunç bir şeymişçesine ve sanki insan hayatı bu kadar önemliymişçesine– bütün ölüm şartlandırmalarını mahvediyordu. Konu hakkında en kötü fikirlere kapılmalarına ve bütünüyle yanlış, son derece antisosyal tepkiler geliştirmelerine neden olabilirdi.


Çelik olmadan araba yaratamazsınız –aynı şekilde, sosyal çalkantı olmadan da trajedi yaratamazsınız. Dünya şu anda istikrara kavuşmuş durumda. İnsanlar mutlu; istediklerini alıyorlar ve ulaşamayacakları şeyleri de asla istemiyorlar. Refahları yerinde; emniyetteler; hiç hastalanmıyorlar; ölümden korkmuyorlar; ihtiras ve ihtiyarlıktan habersiz ve bundan da çok memnunlar; veba gibi bir illet olan anne ve babaları yok; güçlü duygular hissedecekleri eşleri, çocukları ve sevgilileri yok; şartlandırmaları uyarınca davranmaları gerektiği gibi davranmak zorundalar. Herhangi bir sorun çıkması durumunda da soma var. Siz de tutup, özgürlük adına pencereden savurdunuz, Bay Vahşi. Özgürlük!” 


Mutlulukla uyuşmayan tek şey sanat değil, bilim de uyuşmuyor. Bilim tehlikelidir; büyük bir özenle ağzına gem vurmak ve zincire bağlı tutmak zorundayız.


Mutluluk zor zanaat –özellikle de konu başkalarının mutluluğu olunca. İnsan eğer sorgulamaksızın kabullenmeye şartlandırılmamışsa, mutluluk, gerçekten çok daha zor bir uğraş.


İnsan bir şeylere inanır, çünkü onlara inanmaya şartlandırılmıştır. İnsanın kötü nedenlerle inandığı şeyler için başka kötü nedenler bulmak –işte felsefe budur. İnsanlar Tanrı’ya inanırlar çünkü öyle şartlandırılmışlardır.


şimdilerde insanlar hiç yalnız kalmıyorlar,” dedi Mustafa Mond. “İnsanların yalnızlıktan nefret etmelerini sağlıyoruz ve yaşamlarını hiç yalnız kalmayacak şekilde düzenliyoruz.”


Uygarlığın kahramanlık ya da yüceliğe hiç ihtiyacı yoktur. Bunlar, politik yetersizliğin belirtileridir. Bizimki gibi düzenli bir toplumda, hiç kimsenin kahraman ya da yüce olma fırsatı olmaz. Böylesi bir olgunun yaşanması için, koşulların bütünüyle dengesiz olması gerekir. Savaşların yaşandığı, bölünmüş ittifakların olduğu yerlerde, baştan çıkmamak için mücadele verilen yerlerde, uğruna savaşılacak ya da savunulacak aşkların olduğu yerlerde yücelik ve kahramanlığın bir anlamı olabilir elbette. Fakat şimdi savaşlar yaşanmıyor. Birini çok fazla sevmemeniz için büyük özen gösteriliyor. Bölünmüş bir ittifak söz konusu bile olamaz; öylesine şartlandırılırsınız ki, sizden beklenenleri yapmamak elinizde değildir. Yapmanız beklenen şeyler genelde öyle keyiflidir ve öyle çok sayıda doğal dürtünüz özgürce tatmin edilir ki, baştan çıkmamak için mücadele edilecek hiçbir şey bulamazsınız. Olur da, şanssızlık bu ya, tatsız herhangi bir şey olursa, daima soma alarak gerçeklerden uzaklaşabilirsiniz. Öfkenizi yatıştıracak, sizi düşmanlarınızla uzlaştıracak, sizi sabırlı ve dayanıklı kılacak soma hep yanınızdadır. Geçmişte bütün bunları, sadece büyük bir çaba göstererek ve yıllar süren ahlak eğitimiyle başarabilirdiniz. Şimdiyse iki üç tane yarım gramlık tablet almanız yeterli. Artık herkes erdemli olabilmektedir. Ahlakınızın en azından yarısını, küçük bir şişede yanınızda taşıyabilirsiniz. Gözyaşlarından arındırılmış Hristiyanlık –işte somabu.


Amaçsız çocuklar için sinekler neyse, biz de tanrılar için oyuz; eğlenmek için bizi öldürüyorlar. 


 

9 Ekim 2016 Pazar
1271 Görüntülenme

Facebook Yorumları

Site İçi Arama
Anket Tümü
Kitap okumanıza en çok engel olan şey nedir?