Fahrenheit 451 – Ray Bradbury

Orijinal dilinde 1953 yılında basılan Fahrenheit 451, ABD’li yazar Ray Bradbury’nin, iki ila üç yıllık zaman diliminde yazdığı beş kısa hikayenin harmanlanmasından oluşan dopdolu bir kitap. O dönemlerde ekonomik durumu kötü olduğu için, büro tutamadığını, bu nedenle romanı UCLA kampüsünde kiraladığı bir daktilo ile yazdığını belirten Bradbury, 9 günde, 9 dolar 50 sente mal olan muhteşem bir distopya yaratıyor.

Üç dört sene önce İthaki Yayınlarının Zerrin Kayalıoğlu – Korkut Kayalıoğlu çevirisiyle okuduğum kitabı, Beylikdüzü Belediyesi Ece Ataer Okuma Atölyesi sayesinde yeniden okuma fırsatı buldum. Bazı kitaplar okundukça değerlenir, işte bu kitap da onlardan biri.

Ben Fahrenheit 451’i yazmadım, o beni yazdı.

Bradbury Şubat 1993 tarihinde yazdığı önsözde kitabın yazılış sürecini;

“Size, günlerce, o kiralık makineye saldırarak, bozuk paraları atıp, çıldırmış bir şempanze gibi tuşlara vurarak, yukarı koşup yeniden bozuk paralar getirerek, içeri girip kitap raflarına koşarak, kitapları çekip sayfaları çevirerek, dünyanın en güzel poleni olan ve insanda edebi alerji yaratan kitap tozunu içime çekerek, sonra sevinçten kıpkırmızı bir halde tekrar aşağıya koşarak, bir sözü orada, bir başkasını şurada bulup filizlenen efsanemin içine yerleştirerek yaşadığımın ne kadar heyecanlı bir macera olduğunu anlatamam. Tıpkı, Melville’in kahramanı gibi, çılgınlığın çılgınlaştırdığı biriydim. Durmamın imkânı yoktu. Ben Fahrenheit 451’i yazmadım, o beni yazdı.” sözleriyle ifade ediyor.

Üç yaşından itibaren kitapların dünyasına adım atan, dokuz yaşındayken İskenderiye Kütüphanesinin üç kere yandığını okuduğunda ağlayan, yaşamının büyük çoğunluğunu kütüphanelerde geçirdiğini ve kütüphaneden mezun olduğunu söyleyen bir yazarın, böyle bir kitabı neden yazdığını ya da kitapların yakıldığı bir dünyayı resmederken neler hissettiğini anlamak zor olmasa gerek.

“Git,” dedim Montag’a, makineye başka bir bozuk para atarken, “ve hayatını yaşa, yürüdükçe değiştir hayatını. Ben peşinden geliyorum.”

Biz de Ray Bradbury’nin peşine takılıp, Montag’ın distopik dünyasına adım atıyoruz Fahrenheit 451 ile. Montag bir itfaiye memuru ve onun için “yakmak bir zevk”. Evet doğru okudunuz, söndürmek değil yakmak. Çünkü bu dünyada itfaiyecilerin tek bir görevi var; Kitap yakmak.

Kitap okumanın, biriktirmenin, saklamanın toplumsal bir suç olarak nitelendirildiği Fahrenheit 451’de, kitapların yakılmasının yegane nedeni insanların düşünmesinin ve sorgulamasının önüne geçmek. Sorgulayan toplumun birlik ve beraberliğini yitireceği, düzenin bozulacağı ve sonuç olarak herkesin mutsuz olacağı şeklinde bir düşünce biçimi hakim bu dünyaya.

Böyle bir dünya birdenbire kurulmuyor elbette. Teknoloji geliştikçe, kitaplar yavaş yavaş yok olmaya başlıyor. Bir yandan klasiklerin yerini hiçbir şey anlatmayan resimli romanlar alırken, diğer yandan gittikçe incelen, özetin de özeti haline gelen kitaplar sürülüyor piyasaya. İnsanlar, kısaldıkça hiçleşen kitaplardan uzaklaşıp, gelişen teknolojinin peşinden sürükleniyor.

Duvarlara monte edilen devasa Televizörler sayesinde zamanı öldürmekten ve beyinleri uyuşturmaktan başka bir işe yaramayan yarışma, eğlence, dedikodu vb programların büyüsüne kapılan toplum kitaplardan ve gelişimden tamamen uzaklaşıyor.

Kendimizden, yaşantımızdan bir çok şey bulmak mümkün Fahrenheit 451’de. Sorumluluk almayan, birbirinin kopyası yaşamlara özenen, kendi düşünce biçimini ortaya koymaktan yoksun, gücün esiri olmuş insanların oluşturduğu bir toplum yapısı hiç birimize yabancı değil. Kimsenin bir başkasına ayıracak zamanı olmadığından tutun da, her zaman başkalarının kocası ölür mitine kadar her satır tanıdık.

Fahrenheit 451 kitapların yakıldığı bir dünyadan seslense de bize konu sadece kitaplarla sınırlı değil. Her sayfasıyla, her satırıyla yaşadıklarımızı, içine düştüğümüz durumu, hayatlarımızın nasıl elimizden alındığı, nasıl yorgun, nasıl mutsuz insanlara dönüştüğümüzü yüzümüze vuran, bize kurtuluş için rehberlik edecek, bizleri silkeleyip kendimize getirecek olağanüstü bir kitap. 

Fahrenheit 451

Ray Bradbury yaptığı bir açıklamada kitabının yanlış anlaşıldığı söylüyor;

“Romanım aslında televizyonun okumaya, özellikle de edebiyata ilgiyi nasıl yok ettiğini anlatıyordu. Bu bakımdan romanımda suçlu sandalyesinde oturan devlet değil, bizzat halkın kendisidir.”

Kitabın kahramanlarından Faber aracılığıyla da bunu dile getiriyor Bradbury; “Halk okumayı kendi isteğiyle bıraktı.

Her şey için bir suçlu bulmak mümkün, yeter ki suçlamak istesin insanevladı. En basit örneğiyle çevremizde kimi görsek, kiminle konuşsak tamamı televizyonları kaplayan yarışmalardan, evlilik, moda, gelin-kaynana programlarından şikayetçi. Ancak ne hikmetse herkesin şikayetçi olduğu bu programlar reyting konusunda birbiriyle yarışıyorlar ve kendi kalıplarına uymayan programlara açık ara fark atıyorlar. Ve bizler evimizi bu programlara açıp, saatlerce büyülenmişçesine ekrana sabitlendiğimizde, kitapları kapalı kapılar ardına kilitlediğimizde, televizyon, tablet, bilgisayar bağımlısı çocuklar yetiştirip, çocuklarımızın geleceğini çalıyoruz. Mutsuz ve mekanik bir dünya kuruyoruz onlara.

Hemen hemen herkesin bildiği Nasreddin Hoca'nın eşeğinin çalınma hikayesi vardır. Ahırın kapısına kilit vurmadığı için suçlanan Nasreddin Hoca, kendini suçlayanlara çıkışır; “Hırsızın hiç mi suçu yok?”

Hırsız suçludur suçlu olmasına ama bir hırsızın varlığından haberdar olup, buna rağmen kapıları ardına kadar açık bırakıyorsanız, en az hırsız kadar siz de suçlusunuz.

 “Gelin artık, öncelikle bir ayna fabrikası kurmaya ve gelecek yıl boyunca sadece ayna imal ederek onlara uzun uzun bakmaya gidiyoruz.”

Buket Özsanat
1 Şubat 2017 Çarşamba
1115 Görüntülenme

Facebook Yorumları

Site İçi Arama
Anket Tümü
Kitap okumanıza en çok engel olan şey nedir?