Jerzy Kosinski'den adım adım ilerleyen öyküler dizisi

1968 yılında yayınlanan “Adımlar”, 1969 yılında Amerika’nın en büyük roman armağanı olan “National Book Award”ı alan ödüllü bir roman. Jerzy Kosinski’nin Fransa’da en iyi yabancı roman armağanını kazandığı Boyalı Kuş’tan sonra kaleme aldığı kitap, bütünlüğü bakımından romandan çok kısa kısa öykülerden oluşan bir yapıda.

Kitabın anlatıcısı, birbirinden kopuk ama iç içe geçmiş bağımsız öykülerde, farklı mesleklerle, farklı şehirlerle kesik adımlarla çıkıyor karşımıza.

Kosinski, Boyalı Kuşta olduğu gibi Adımlarda da kötülüklere, çirkinliklere, duygusuz yaşamlara yol alıyor. Özellikle cinsellik üzerinden vurgu yaparak oluşturduğu hikâyelerle insanların bayağılığını, açlıklarını ve sapkınlıklarını irdeliyor.

Yazarın Boyalı Kuş kitabını art arda iki kez okuyup, yazım dilini, anlatımının şiirselliğini çok beğenmiştim. Ancak Adımlar için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Çok fazla içine giremediğim, ait hissedemediğim bir kitap oldu benim için. Akıcılığı önlemese de, ani geçişler duraklattı, anlam bütünlüğü sağlamamı zorlaştırdı. Belki ilerleyen zamanlarda yeniden okurum, kimbilir.

Adımlar’dan bir bölüm

Savaş sırasında güçlükle iş bulunabiliyordu; tarlalarda çalışamayacak kadar çelimsizdim, köylüler çiftlikte kendi çocuklarım ya da yakınlarını çalıştırmayı yeğ tutuyorlardı. Yersiz yurtsuz biri olarak herkesin şamar oğlanıydım. Sonunda yanında iş bulduğum çiftçi, eğlenmek için gömleğimin yakasına yapışarak beni çekiyor ve dövüyordu. Ara sıra kardeşleriyle dostlarım çağırıyor, birlikte oyun oynuyorlardı: Onlardan birkaç adım ötede durup gözlerimi açarak ileri bakarken yüzüme tükürüyor, gözüme kaydedecekleri isabet sayısı üzerinde bahse tutuşuyorlardı.

Bu tükürük oyunu köyde çok yaygınlaşmaya başlıyordu. Kızların, oğlanların, çiftçilerin, karılarının, sarhoşların ya da içmeyenlerin, herkesin hedefiydim.

Günün birinde mantardan zehirlenen bir çocuğun, köyün en zengin çiftçilerinden birinin çocuğunun cenazesinde bulundum. Herkes bayramlıklarını giymişti, iyi ve alçakgönüllü görünüşleri vardı.

Çukurun başında dikilen yıkılmış babaya bakıyordum. Yeni sürülmüş toprak gibi sapsarıydı yüzü, gözleri şiş ve kırmızıydı. Karısına yaslanıyor, bacakları bükülüyor, adamı güçlükle taşıyabiliyordu. Tabutu çukurun kıyısına bıraktıklarında, cilâlı kapağın üstüne kendini attı, çocuğun kendisiymiş gibi kapağı öpmeye ve onunla konuşmaya koyuldu. Çiftçinin ve karısının yakarmaları sessizliği yırtıyordu, sanki boş sahnede bir trajedi korosu hiç durmaksızın haykırıyordu.

Köylülerin çocuklarına duyduğu sevginin, hayvanlar arasında yayılan ateş gibi denetlenemeyen bir güç olduğunu anladım. Sık sık çocuklarının ipeksi saçlarını okşayan anneleri, çocuklarını havaya atıp tutarak eğlenen babaları görüyordum. Tombul bacakları üzerinde sendeleyen, rüzgârın tokatladığı ayçiçeklerini dik tutan güçten destek alır gibi yuvarlanıp yeniden doğrulan küçücük çocukları görüyordum.

Sonra bir gün, umutsuz melemeleriyle koca sürüyü birbirine katan, debelene debelene, ağır ağır can veren bir koyun gördüm. Köylüler, hayvanın otlarken bir olta iğnesi ya da cam parçası yutmuş olabileceğini söylüyorlardı.

Aylar geçti. Bir sabah, sığırtmaçlığını yaptığım sürüden bir inek, komşulardan birinin çiftliğine daldı ve ürüne zarar verdi. Durum patronuma bildirildi. Tarlalardan döndüğümde beni bekliyordu. Beni ambara sürükledi, bacaklarım kan içinde kalana dek kırbaçladı. Sonunda, hırsından böğürerek deri kayışı suratıma fırlattı.

Atılan olta iğnelerini toplamaya ve ambarın arkasına gömmeye koyuldum. Çiftçiyle karısı kiliseye gittiğinde gizli yerime süzülüyordum. Taze somunlardan aldığım ekmek içiyle topaklar yapıyordum; her birine de iki olta iğnesiyle cam tozu koyuyordum.

Çiftçinin üç çocuğundan en küçüğüyle oynamayı severdim. Onu sık sık avluda bulur, kurbağa ya da leylek taklidi yaparak kahkahalarla güldürürdüm.

Bir akşam küçük kız göğsüme sokuldu. Ekmek içinden yaptığım topaklardan birini aldım, tükürüğümle ıslattım ve ağzına attığı gibi yutmasını istedim Durakladığını görünce, bir elma dilimi alıp ağzımın içine koydum, işaret parmağımla ittim ve yuttum. Küçük kız da benden gördüğünü yaparak ekmek topaklarını birbiri ardından yuttu. Yüzüne bakmamak için başımı çevirdim ve babasının kırbacının yakıcılığından başka şey düşünmemeye kendimi zorladım.

O andan sonra, zalim patronlarıma korkmadan bakmaya, sille tokat girişip kötü davranmalarına yol açmaya başladım. En ufak bir acı duymuyordum. Yediğim her kırbaç darbesini, benimkinden yüz kat beter bir acıyla ödeyeceklerdi. Artık kurbanları değildim: Onların hem yargıcı, hem de cellâdı oluvermiştim.

Bölgede ne doktor vardı, ne de hastane. En yakın demiryolundan da, kırk yılda bir yük treni geçerdi. Gün doğarken gözyaşları içindeki ana baba, soluyup duran çocuklarını kiliseye, kutsaması için papaza götürdüler. Alacakaranlık çökerken, daha da umutsuz, ölüm halindeki çocuklarını büyü yapan sihirbazların uzaklardaki kulübelerine taşıdılar.  

Ama ölüm inatla haracını alıyor ve çocuklar teker teker ölüyorlardı. Köylülerden bazıları Tanrı’ya lânet okuyor, fısıldayarak tek evlâdı Hazreti İsa’yı, böylesine gaddar bir dünya yaratmakla işlediği günahın kefaretini ödemek için kendi eliyle çarmıha gerdiğini söylüyorlardı. Bazı köylüler de, bombalanan şehirlerden, savaşlardan, kamplardan ya da gece gündüz içinde insanların yakıldığı fırınlardan uzak durmak için ölümün gelip köylere yerleştiğini savunuyorlardı.

Boyalı Kuş kitap yorumuna buradan ulaşabilirsiniz.

Buket Özsanat
1 Mayıs 2017 Pazartesi
591 Görüntülenme

Facebook Yorumları

Site İçi Arama
Anket Tümü
Kitap okumanıza en çok engel olan şey nedir?