Haruki Murakami | Sahilde Kafka

Artık özgür olduğumu düşünüyordum. Gözlerimi kapatıp yalnızca ne kadar özgür olduğumu düşündüm. Oysa özgür olmanın ne anlam ifade ettiğini, henüz tam olarak anlayabilmiş değildim. Anlayabildiğim tek şey, artık yalnız olduğumdu. Yalnız ve bilmediğim bir yerde. Pusulasını ve haritasını kaybetmiş bir gezgin gibi. Özgür olmanın anlamı bu muydu acaba? Bunu bile tam olarak anlayabilmiş değilim. Bu düşünceleri kafamdan atmaya karar verdim. S:62


Yüz yıl sonra, büyük olasılıkla buradaki insanlar (ben de dahil) yeryüzünden silinmiş, toprağa ya da küle dönüşmüş olacak. Böyle düşünmek tuhafıma gidiyordu. Önümde olan her şey bir serap gibi gelmeye başlıyordu. Sanki rüzgâra kapılıp her an savrulup gidecek gibi. Ellerimi açarak dikkatle baktım. Şu an yaptığım işin bir amacı var mıydı acaba? Neden yaşama böylesine sarılmam gerekiyordu?  S:77


“Bay Nakata, zorbalığın hâkim olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Bu zorbalıktan kimse kaçamaz. Bunu lütfen unutmayınız. Ne kadar dikkatli olursanız olun yeterli olmayabilir. Bu insanlar için de kediler için de geçerli.” (Mimi) s:115


Nakata rahatlamaya çalışarak, kafasının düğmesini kapatıp varlığını bir tür “bekleme konumu”na aldı. Onun için bu son derece doğaldı ve çocukluğundan beri aklına getirmediği anlarda bile günlük olarak yerine getirdiği bir işlemdi. Bir süre sonra Nakata, bilincini çevreleyen yeşillikleri kelebekler gibi uçuşturmaya başladı. Yeşilliklerin ötesinde derin bir uçurum oluşmuştu. Arada sırada yeşilliklerin arasından sıyrılıp o derin uçurumun üzerinde uçtu. Nakata oranın derinliğinden ya da karanlığından korkmuyordu. Neden korkması gerekecekti ki? Oranın dibindeki görünmeyen dünya, o ağır sessizlik ve koyu karanlık, eskiden beri en samimi dostuydu ve artık onun bir parçası haline gelmişti. Nakata da bunun çok iyi farkındaydı. O dünyada yazı yoktu; günler olmadığı gibi, korktuğu vali de yoktu; ne opera ne de BMW vardı. Makas yoktu, ince uzun şapkalar da yoktu. Fakat aynı zamanda, ne yılanbalığı ne de helvalı ekmek vardı. Bütünlük oradaydı, ama parçalar yoktu. Parçalar olmadığından, bir şeylerin yerine başka bir şeyleri koymak da gerekmiyordu. çıkarmaya ya da eklemeye de gerek yoktu. Zor düşünceleri bir kenara bırakıp kendini o bütünlüğün kollarına bırakması yeterliydi. İşte bu hal Nakata için her şeyden çok daha fazla önemliydi. S:118


Şu dünyada insanlar can sıkıcı olmayan şeylerden hemen bıkarlar. Bıkmadıkları şeyler ise çoğunlukla can sıkıcı şeylerdir. Bu her şeyde böyle olur. Benim sıkılmaya harcayacak zamanım var, ama bir şeylerden bıkmaya harcayacak zamanım yok. Çoğu insan bu ikisi arasındaki ayrımı yapamaz. (Oşima) S:156


Savaşın ne demek olduğunu biliyorsun değil mi?” “Evet, savaşın ne demek olduğunu biliyorum. Bendeniz Nakata doğduktan hemen sonra da büyük bir savaş çıkmıştı. Savaş öykülerini dinlemiştim.” “Savaş başlayınca askere alınırsın. Askere alınınca, elinde tüfekle cepheye gidip düşman askerlerini öldürmen gerekir. Mümkün olduğunca çok sayıda. Senin insan öldürmeyi sevmen ya da sevmemen, kimsenin umurunda olmaz. Yapmak zorundasındır. Aksi takdirde, öldürülen sen olursun.” Johnnie Walker işaretparmağını Nakata’nın göğsüne doğrulttu. “Daann!.. İnsanlık tarihi bunun üzerine kuruludur.” Nakata sorusunu sordu: “Vali Bey mi bendeniz Nakata’yı askere alıp insan öldürmemi emreder?” “Evet. Vali Bey emreder. İnsan öldür der.” Nakata bir süre düşündüyse de, bir türlü anlam veremedi. Vali Bey’in Nakata’ya insan öldürmesini emretmesi neden gerekli olsundu ki? S:200


“Gözlerini kapama!” dedi Johnnie Walker emredercesine “Önceden kesinleşmiş şeyler arasında bu da var. Gözler kapanmayacak. Gözlerini kapatman, hiçbir şeyi değiştirmez. Gözlerin kapandı diye, hiçbir şey silinip gitmez. Bu bir yana, gözlerini bir sonraki açışında her şey daha da kötüleşir. Biz işte öyle bir dünyada yaşıyoruz, Nakata. Adam gibi gözlerini aç! Göz kapamak, korkakların işidir. Gerçeklere göz yummak çok alçakçadır. Sen gözlerini kapatıp kulaklarını tıkasan bile zaman akmaya devam eder. Emin adımlarla.” S:206


“Gördüğün gibi ben de insanım ve bugüne kadar birçok yerde, birçok farklı şekilde ayrımcılığa maruz kaldım” dedi Oşima. “Ayrımcılığa uğramanın nasıl bir şey olduğunu, ne kadar derin yaralar bıraktığını, o ayrımcılığa maruz kalan dışında kimse anlayamaz. Acısı kişiye özeldir ve kendine özgü bir yarası vardır. O yüzden, iş eşitlik ve adalet istemeye geldiğinde, başkalarından aşağı kalacağımı sanmam. Yalnız, çok daha fazla canımı sıkan şey, hayal gücünden yoksun insanlardır. T. S. Eliot’un ifadesiyle ‘içi boş insanlar’. O hayal gücünden yoksun oldukları kısmı, hissiz perdelerle örtmeye kalktıkları halde, kendileri bunun farkında olmadan ortalıkta dolaşıp dururlar. Sonra o hissizliklerini içi boş laflarla başkalarına dayatmaya kalkarlar. (...) Benim tahammül edemediğim içi boş tipler. (...)hayal gücünden yoksun, sığ ve hoşgörüsüz bir yaşam, parazitlerinkinden farksızdır. Ev sahibini değiştire değiştire, kendileri de şekil değiştirirler. Bunun kurtuluşu yoktur. Ben, öyle tiplerin şu kapıdan içeri girmelerini dahi istemem açıkçası.Keşke öyle tiplerle karşılaştığımda gülüp geçmeyi becerebilsem ama yapamıyorum.” S:255—256


“Ay Işığı ve Yağmur Öyküleri, Akinari Ueda adlı yazarın Edo Dönemi sonlarında yazdığı bir eserdir. Dönem olarak Savaşan Beylikler Dönemi’ni anlatır. Akinari Ueda bu anlamda bir nebze eski moda tutkunu mu desem, nostalji eğilimleri olan bir insandı. İki samuray dost olur, kankardeşliği yemini ederler. Bu bir samuray için çok önemli bir bağdır. Kankardeşliği yemini etmek, karşılıklı olarak canların emanet edilmesi anlamına gelir. Yemin ettiğin kişi için canını seve seve verirsin. Kankardeşliği öyle bir şeydir. İkisi birbirinden uzak yerlerde yaşamakta, farklı efendilere hizmet etmektedirler. ‘Kasımpatıların açma zamanı geldiğinde, ne olursa olsun yanına geleceğim’ der samuraylardan biri. ‘O zaman hazırlık yapar seni beklerim’ der öteki. Fakat dostunu ziyarete gelmesi gereken samuray, kendi beyliğinin içindeki bir tartışmaya karışır ve hapse atılır. Dışarıya çıkmasına izin verilmez. Mektup göndermesine de izin yoktur. Sonunda yaz geçer, sonbaharın ortalarında kasımpatıların açma mevsimi gelir. O halde, dostuna verdiği sözü yerine getiremeyecektir. Bir samuray için, verilmiş söz her şeyden çok daha önemlidir. Güven, insanın canından daha değerli bir şeydir. O samuray harakiri yaparak ruh haline gelir, fersahlar ötedeki dostunu ziyaret eder. Kasımpatıların önünde dostuyla diledikleri gibi sohbet ettikten sonra da, yeryüzünden silinip gider. Çok hoş bir öyküdür.” S:316


“Bendeniz Nakata, tek sorunum akılsızlığım değil. Bendeniz Nakata bomboşum. Bunu yeni anladım. Ben içinde tek bir kitap bile olmayan kütüphane gibiyim. Eskiden öyle değildim. Bendeniz Nakata’nın içinde de kitaplar vardı. Bunu hiç anımsayamamıştım, ama yeni yeni anımsamaya başladım. Evet, bendeniz Nakata da herkes gibi bir insandım. Fakat bir gün bir şeyler oldu ve onun sonucunda bomboş bir insan haline geliverdim.” “Fakat Nakata Amca, öyle söylüyorsun da, biz hepimiz az ya da çok boşuzdur. Yemek yer, tuvalete çıkar, istemediğimiz işleri ucuz maaş karşılığında yaparız. Eh, arada sırada kendimize bir kadın bulabildiğimiz olur belki. Başka ne var ki? Fakat böyle konuşsak bile, yaşadığımız hayattan keyif almaya çalışırız. Nedendir bilmem... Benim dedemin bir lafı vardı. ‘Dünya her şey kendi istediğin gibi gitmediği için eğlenceli bir yerdir’ derdi. Mantıklı aslında. Eğer, Çuniçi Dragons bütün maçlarını kazanacak olsa, kim beyzbol seyreder ki?” s:425-426


“JeanJacques Rousseau medeniyetin insanoğlunun çit yapmaya başlaması sonrasında doğduğunu söyler. Çok haklı. Tüm medeniyetler çitle çevrelenmiş esaretin ürünüdür. Avustralya yerlileri farklı gerçi. Onlar, çiti olmayan bir medeniyeti XVII. yüzyıla kadar sürdürmeyi başarmışlardı. Sapına kadar özgür insanlardı. İstedikleri yere gider, istediklerini yaparlardı. Onların yaşamı, kelimesi kelimesine yürüyüşle geçen ömür demekti. Yürümek, onların yaşamında en derin anlamı taşıyan metafordu. İngilizler gelip de hayvan beslemek için çitler kurmaya başladıklarında, onlar bu yeni şeye bir türlü anlam verememişlerdi. Sonra da, o şeyin ne anlamı olduğunu ayrımsayamamış halde, antisosyal tehlikeli varlıklar olarak kabul edilip çorak arazilere sürüldüler. O yüzden, sen de dikkatli olsan iyi edersin, Kafka Tamura. Nihayetinde bu dünyada, yüksek ve sağlam çitler inşa edebilen insanlar ayakta kalır. Bunu reddetmeye kalkarsan, kendini çorak arazilere sürgün edilmiş bulursun.” S:439


Fournier’in nezih çellosunu dinlerken, genç adam çocukluk yıllarını anımsadı. Her gün yakınlardaki ırmağa gidip balık tuttuğu günleri. “O günlerde aklıma takmam gereken hiçbir şey yoktu” dedi kendi kendine. Her şeyi olduğu gibi yaşamak yeterli oluyordu. Öyle yaşadığı sürece de, kendisinin varlığını daha güçlü hissederdi. Doğal olarak öyleydi. Fakat bir zaman gelmiş her şey değişmişti. Yaşadıkça, varlığı anlamını yitirmeye başlamıştı. Düşündükçe tuhafına gidiyordu. İnsan yaşamak için doğuyordu ne de olsa. Öyle olduğu halde, yaşadıkça yaşadığı ölçüde içinin boşaltıldığını, bomboş bir insan haline getirildiğini hissedebiliyordu. Üstelik, daha ileriki zamanda da, yaşadığı sürece içinin boşalmaya devam etmesi, dımdızlak, değersiz bir insan haline gelmesi olasıydı. Yanlış olan da buydu. Bu akışı bir yerlerde değiştirebilecek miydi acaba? S:456


Dün akşam, çok iyi anladım. Anlamı olmayan şeylerde anlam aramaya kalkmanın zamanımı boşa harcamak olacağını.” “Bilgece bir sonuç. ‘Haddinden uzun düşünmek, hiç düşünmemiş olmaktan farksızdır’ derler.” S:471


“Beni iyi dinle. Savaşı bitirmek için savaş diye bir şey asla olamaz” dedi Karga adlı delikanlı. “Savaş, savaşın içinde gelişir. O, şiddet sonucu akıtılan kanı içer, şiddet sonucu parçalanan etleri yiyerek büyür. Savaş, bir tür bütünlüğü olan bir canlı gibidir.” S:540


“Biz, hepimiz, sürekli değerli bir şeylerimizi kaybediyoruz” dedi zil sesi kesildikten sonra. “Önemli fırsatları, olasılıkları, bir daha yerini asla dolduramayacağımız duyguları. Hayatta olmanın bir anlamı da bu işte. Fakat kafamızın içinde, ben kafamızın içinde olduğunu sanıyorum, öyle şeyleri bellek haline getirebilmemiz için küçük bir oda var. Herhalde, kütüphanenin depo kısmı gibi. Dahası, bizler kendi yüreğimizin ne durumda olduğunu doğru şekilde takip edebilmek için, sürekli arama kartları yapmak zorundayız. O odayı temizlememiz, havalandırmamız, çiçeklerine su vermemiz de gerekiyor. Başka bir deyişle, sen sonsuza kadar kendi kütüphanende yaşayacaksın.” S:646

 

Kitap yorumu için tıklayınız.

22 Mart 2016 Salı
1626 Görüntülenme

Facebook Yorumları

Site İçi Arama
Anket Tümü
Kitap okumanıza en çok engel olan şey nedir?