Dönüş, Orhan Kemal

Tren gecenin on ikisinden sonra şehrin garına girdi. Adam dehşetli yorgun ve uykusuzdu. Bavullarla sepetleri karısı vagonun penceresinden uzattı, o aşağıdan aldı. Öyle yorgun, uykusuzluktan öyle bitikti ki nerdeyse yıkılacaktı.. Kadın, gene pencereden, kızını, sonra da kırk günlük oğlunun kundağını kocasına uzatıp trenden indi.

İstasyon çok kalabalıktı. Trenden inen ve binenlerin gürültülü kalabalığı... Kız, babasının bacağına sarılmıştı, kalabalığa uyku dolu gözleriyle şaşkın şaşkın bakıyordu. Nihayet son kampana çaldı, lokomotif acı acı öttü, tren ıslak fısıltılarla yürüdü. Kızın gözleri trenin arkasına, gittikçe uzaklaşıp ufalan kırmızı ışıktaydı. Işık zaman zaman kayboldu, tekrar çıktı, öyle bir an geldi ki, büsbütün karanlıklara karışıp gitti.

İstasyonun az evvelki kalabalığı çekilmiş, işçi kadınlar uzun saplı süpürgeleriyle istasyonun betonunu süpürmeğe başlamışlardı... Karı koca, bakıştılar… Kızın anlamadığı birtakım konuşmalar oldu. Bir ara, adam: — Yetmiş sekiz kuruş! dedi.

Kadın, az ilerden vuran bir fenerin ışığıyla aydınlanan yüzünde belli bir kaygıyla: — Ne yapacağız? diye sordu.

— Bilmem., dedi.

Uyku, kızı öyle sarmıştı ki… Bir an evvel yatağına kavuşabilse...

Adam bavullarla sepetleri tahta sıraların oraya taşıdı. Kadınla, kız sıraya oturdular. Kadının kucağında kızın kardeşi.. Nihayet adam da geldi, kızın yanına halsizce çökerken, «Hoh!» yaptı.

Kız, babasına her zaman acımazdı. Annesine daha çok acırdı, çünkü annesini daha çok severdi. Lâkin bu gece babasına da acıyordu, ama uykusu da vardı. «Böyle oturmayla olmazdı ki!»

Annesini dürttü. Kadın tersledi!

— Ne var gene?

Kız: — Hiiç, diye söylendi, elim değdi...

«Eve gitmiyecek miyiz? Niye burada oturuyoruz?» diye soracaktı, babasından korktu; belki gene terslenir, aksi bir şey söyler... Hem anlıyordu ki, eve gidemeyeceklerdi...

Başını babasının dizine koydu. Uzanmak istedi. Babası da amma zayıftı! Kuru bacak kızın başını acıtıyordu. Elinde tuttuğu, kardeşinin pamuklu bezini başının altına aldı. Şimdi rahattı... Annesi de sıranın öte tarafına geçince, kız bacaklarını serbestçe uzattı ve uyumağa hazırlandı. Bu sırada annesi: — Kız, dedi, babanın dizini acıtacaksın!

Adam bir şeyler söylendi. Kız kalkmak isterken: — Yat yat! dedi.

Kız yattı ve hemen uyudu.

Gecenin birine doğru, istasyon betonunu süpürenlerin süpürge sesleri hafiflemişti. Sonra dindi ve istasyondaki fazla lâmbalar söndü. Karşı kantindeki adam dükkânını kapadı, süpürgeci kadınlar da, ceketleri omuzlarında, ağızlarında cigara, birer ikişer çekildiler...

Adam da arada dalıyordu... Sıranın kenarına dayalı başı zayıf adamın kolunun üstüne iniyor, tam kendinden geçecekken toparlanarak kalkıyordu.

Kadın, dirseğini tahta sıranın arkalığına dayamış, tekerlek yüzünü ovucunun içine almıştı. Nerden geldiği belirsiz bir ışığın hafifçe aydınlattığı kocasına bakıyor, ona acıyordu, öyle geliyordu ki şu anda kocası dünyanın en büyük ıstırabı içindedir: Hıncahınç trenlerde üç günden beri, karısıyle çocuklarını rahat ettirebilmek için uğraşmış, didinmiş, bazen kavga, bazen tatlılıkla, çocuklarının rahatını sağlamağa çalışmıştı… Kadın biliyordu ki, kocası, işsiz ve fakir bir baba olmanın dehşetli azabı içindedir.

Kocasının başı, sıranın tahta kenarına hızla indi, tok bir ses, sonra baş telâşla doğruldu.

Kadın: — Baksana, dedi, o kızı benim dizime yatır da sen biraz rahat uyu!

Adam silkinerek doğruldu:

— Hayır, iyi böyle...

Kadın, kocasının uykusuz ve aç olduğunu biliyordu. Biliyordu ki kocası, karısına böyle şeyleri sezdirmek istemediği için uyku ve açlıkla mücadele halindedir!

Etrafa bakındı. «Ya şimdi, burdan da kaldırırlarsa? diye düşündü. Bu takdirde nereye gideceklerdi? Olanca paraları yetmiş sekiz kuruş... Üstelik eşyaları gene kocası taşımayğa mecbur olacak…

Bunları kocasına açmaktan çekindi ve sustu. Yarı karanlık istasyonda hareketler ağırlaşıyordu... Kadının ayağının ucundan bir kara kedi ağır ağır geçti, bir yerlerde bir telefon çaldı, bir yarasa çok yakınından aktı... Kadın gene içini çekti: «Ya kalkın burdan derlerse?»

Kocasına baktı, yüzü pek fark edilmiyordu, yalnız, dirseklerine kadar sıvalı kolu görünüyordu, ipinceydi: — Ne kadar da zayıfladı!

Ona tekrar acıdı... Bu sırada, yemenilerini betonda sürüyen bir ayak sesi peydahlandı. Kadının yüreği hop etti. «Ya, kalkın burdan, derlerse?»

Karşıda, alacakaranlığın içinde daha karanlık bir insan gölgesi belirdi, gölge ağır ağır geliyordu... Kadının yürek çarpıntısı arttı, kocasına baktı, sonra tekrar yaklaşan karaltıya... «Ya kalkın derse? »

Kocası ince koluna indirdiği başıyla rahat, sakin uyuyordu. Gölgeyse yaklaşıyordu. «Ya kalkın, derse?»

Gölge geldi, geldi… Eli yüzü kara içinde, perişan kılıklı biri; tam karşılarında durdu.

— Ne geziyorsunuz burda?

— Biraz yavaş, dedi, şimdi uyanacak..

Adam daha sert:

— Uyanırsa uyansın.. Yasak burda oturmak!

Kadın: — Yavaş ayol, diye titizlendi, üç gündür uykusuz...

Adam ayağını yere mahsustan vurup gürültü ederek:

— Bana ne? diye söylendi, burası otel değil, kalkın!

Ve sıranın demir ayağını tekmeledi. Kadının aklı gitti. Kocasına endişeyle baktı. Lâkin adam tekrar, sonra tekrar vurdu. Kocası sıçrayarak uyandı:

— Ne var, ne oluyor?

Adam: —Kalkın burdan, dedi, yasak!

Adam, karısına baktı, o dimdikti...

— Peki ama niçin? diye hırslı hırslı sordu.

Beriki: — Emir, dedi. Burda sabahlamak yasak!

Kadın, «Yasak, yasak» diye tutturan adama, tokat atacak kadar hırslanmıştı.

İstiyordu ki, kocası terslesin, bağırıp çağırsın, ortalığı birbirine katsın. Lâkin o, belirsiz bir homurtuyla ağır ağır kalktı, kızını kucaklamak istedi… Kadın, kocasına, merhametten kırılarak bakıyordu: «Ne kadar da zayıfladı!»

Adam, kızını ilk hamlede kaldıramadı, ikincide kaldırırken sendeledi. Onun sendeleyişi, içine dokundu, gözleri doldu. Hafifçe: «Merhametsizler!» dedi ve oğlunun kundağını hırsla aldı. İstasyon merdivenine doğru yürürlerken, kocası sendeledi. Kadın onu omuzundan çekti:

— Onu bana ver, sen al bunu!

— Hayır, hayır.. İyi böyle...

— Ver diyorum sana...

— İyi böyle dedim ya...

Kadın cevap vermedi, fakat neye olduğu pek belli değil, dişlerini gıcırdattı.

Merdivenleri yavaş yavaş indiler. İstasyon binasından dışarı çıktılar. Dışarda sıcak ve aydınlık bir gece, tertemiz gök ve kuvvetli ayın altında alt alta ve üst üste evler kalabalığı halinde şehir; şehir uyuyordu.

Adam, istasyon önünün sıcak betonu üstüne kızını yatırdı. Karısına bir şeyler söyledi. Sonra acele acele, istasyon binasından içeri girdi, bavulları, sepetleri dışarı taşıdı. İstasyonun ağır, demir kapısı arkasından gürültüyle örtüldü ve her şey tekrardan sustu.

Ay ışığında birbirlerinin yüzlerini adamakıllı görüyorlardı. Adam, evvelâ aya baktı, sonra, gecenin içinde simsiyah bir ağaçlık ve ev kalabalığından ibaret şehre!

— Ne harikulade gece! dedi.

Kadın, uzaklarda dumanı tüten bir fabrika bacasına gözlerini dikmişti. Bacadan bembeyaz bir duman tütüyordu. — Benim çalışmam lâzım gelecek! diye aklından geçirdi.

Adam:

— Değil mi, gece enfes değil mi? diye tekrarladı.

Kadın içini çekti:

— Evet...

Adam, karısının ay ışığıyla nurlanan yüzüne eğildi:

— Canın sıkılıyor galiba...

Kadın teiâşlandı: — Yooo... Hayır...

Adam, bundan mânalar çıkararak: — Sen şans, de, ben tesadüf, diyorum; dedi.

Kadın sinirli sinirli reddetti: — Hayır, hayır... Ben de tesadüf diyorum ve hiç şikâyetçi değilim...

— Bırak.. Bütün bunlara sebep benim... Biliyorum...

— Sana «Hayır» dedim ve şikâyetçi olmadığımı söyledim. Ben böylesini seviyorum… Çünkü... Öyle işte...

Adam, cevap vermedi, fakat boğucu bir his içinde bunaldı. Kadın, oğlunun kundağını ılık betona sırtüstü yatırdı. Sonra kızına yer yaptı, onu kocasının dizinden aldı, kundaktakinin yanına yatırdı, kocasına döndü:

— Sen de yat!

Adamın uykuya dehşetli ihtiyacı vardı. — Peki ama, sen? Kadın, yalan söyledi: — Benim uykum yok...

Adam: — Olmaz... dedi, bir yandan da, günlerden beri bitmiş, harap olmuş vücudunu ılık betona bıraktı. Kadın, o sıra uyanan oğlunun ağzına memesini sokuşturdu. Oğlan, anasının sütsüz memesini çekiştiriyor, süt gelmediği için huysuzlanıyor, daha kuvvetle çekiştiriyor, arada viyaklıyordu.

Adam, bütün zorlamasına rağmen uykuya yenilmişti. Oğlanın sesi babasını uyandırmasın diye kadın, hafif hafif ninni söylerken, oğlunu sallıyordu. Nihayet uyudu. Kundağı yere usullacık bıraktı, göğsünden küçük, pembe mendilini çıkardı. Sivrisinek fena kabartıyordu... « Şimdi onları da ısırıyorlardır,» diye aklından geçti. Kocasının başucuna geldi, sinekleri kovalamağa başladı.

Yukarda kuvvetli ay, olgun ve şıkır şıkır yıldızlar... Bir ara hafif bir rüzgâr esti. Kadın tekrar fabrika bacasına baktı. Genç kızlık hâtıraları, hâtıralar.. Fabrika, iplikhane, beyaz başörtülü işçi kızlar... Saçları briyantinden ışıl ışıl, kız yüzlü oğlanlara masura atarlardı... İplik masuralarını taşıyan yaşlı teknecilere kâğıttan kuyruk takarlardı... Hele bir Giritli Hatice vardı, ufacık burnunun ucu havaya kalkıktı. Arap uşağı bir oğlana kaçtıydı sonunda... Böyle işlerde en beceriklileri oydu... Ya kendisi? Kendisinin peşine düşenler? Gece yarıları, yağmur, çamur, fırtına... Köpekler ulur, şimşekler çakarken işbaşı yaptıkları geceler... Birden titredi, içinden bir ürperme geçti… Sonra, yaz günlerinin fabrika yolları... Mahallenin işçi kadınları, kızları hep birlikte yola düşerlerdi... Ayın altında beyaz başörtüleriyle boyuna kımıldayan, birbirini kovalayan, çığlıklar atarak koşuşan bir kalabalık... Böyle bir gece fabrika sahibinin yeğeni önüne çıkmıştı... Fabrika sahibinin yeğeni kısa boylu ve şişmandı... Gece... Yanyana yürümüşlerdi.. Kolunu tutmuştu da, o fena halde titremişti... Sonra, bir sokağa sapmışlardı, sokak karanlık ve ıssızdı...

Bundan ötesini düşünmek istemedi. Gerçi fabrika sahibinin yeğeni kibar davranmış, ileri gitmemişti, sadece öpmüştü, o kadar...

Kocasına baktı… O şimdi her zamandan daha zayıf görünüyordu. Büsbütün incelmiş yüzünden uzamış sakalı, göğsü üzerinde çaprazlama düşmüş bilekleriyle ne de halsiz yatıyordu! Ona acıdı: «Evet, evet... diye söylendi, biraz da ben çalışmalıyım... Sen evde oturur, okur yazar, çocuklara göz kulak olursun!»

Tekrar sinekleri kovaladı.

Orhan Kemal, Ekmek Kavgası

28 Ağustos 2016 Pazar
1782 Görüntülenme

Facebook Yorumları

Site İçi Arama
Anket Tümü
Kitap okumanıza en çok engel olan şey nedir?