Savaş ve Barış'tan alıntılar

Prens Andrey “Herkes yalnızca kendi düşüncesiyle savaşmış olsa savaş olmazdı,” dedi. “Ve bu çok iyi olurdu,” dedi Piyer. Prens Andrey güldü. “Pek olanaklıdır ki çok iyi olurdu. Ama bu hiçbir zaman olmayacaktır...” Piyer sordu: “Peki siz niçin savaşa gidiyorsunuz?” “Niçin mi gidiyorum? Bilmem. Öyle gerekiyor, gidiyorum...” (1.Cilt, s:37)


“Bu başlı başına bir yaşam serüvenidir. Bonapart ve onun yükselmesi diyorsun. -Oysa Piyer, Bonapart’tan söz etmiş değildi.- Bonapart diyorsun, ama Bonapart çalıştığı, adım adım amacına yürüdüğü zaman özgürdü. Amacından başka bir şeyi yoktu da buna erişti. Ama kendini bir kadına bağladın mı, prangaya vurulmuş bir kürek mahkûmu gibi bütün özgürlüğünü yitirirsin, her şey, umutlarından, gücünden ne kalmışsa hepsi, sana yük olmaktan, pişmanlık acısı vermekten başka bir şeye yaramaz. Salon dedikoduları, balolar, gösteriş, bayağılık; işte içinden çıkamadığım kısır döngü. Ben şimdi savaşa yollanıyorum. Şimdiye kadar olan savaşların en büyüğüne gidiyorum, ama bir şey bilmiyorum, bir şeye yaramam. Hem pek naziğim, hem de pek alaycıyım. Anna Pavlovna’nın evinde de beni dinlerler. Karımın ve şu kadınların ayrılamadığı bu anlamsız çevre... Bütün bu kibar kadınların ve genellikle kadınların ne olduğunu bir öğrenebilsen! Babamın hakkı var. Bencillik, gösteriş, kalın kafalılık ve her şeyde bayağılık; olduğu gibi göründüğü zaman işte kadın budur. Kibarlar dünyasında ona bakarsın bir şeydir dersin, oysa hiç, hiçbir şey değildir. Evet, evlenme dostum, evlenme.” (1.Cilt, s:41, Prens Andrey)


Nikolay Rostof, öbür yana döndü ağır ağır; bir şey arıyormuş gibi uzaklara, Tuna’nın sularına, gökyüzüne, ufka, güneşe bakmaya koyuldu... Ve gök ne kadar güzel, ne kadar derin, ne kadar mavi, ne kadar sakin görünmekteydi ‘Tanrım!’ Ve ufka yaklaşan güneş nasıl da parlak, nasıl da göz kamaştırıcıydı! Ve parlamaktaydı insanı çağırırcasına! Tuna’nın ötesinde, uzaklarda görünen mor dağlar, manastır, gizemli dar geçitler, tepelerine dek sisle örtülü çam ormanları daha da, daha da güzeldi! Sessizlik oradaydı, mutluluk orada... ‘Orada olsaydım hiçbir şey istemeyecektim, hiçbir şey!’ diye düşünüyordu Rostof. ‘Yalnız bu güneşte bile, bende ve güneşte öylesine büyük bir mutluluk var ki! Buradaysa... iniltiler, acılar, ve korkular... Sınırsız bir kargaşa ve dipsiz bir telaş... İşte gene bağırıyorlar, geriye doğru bir yerlere koşuyorlar gene... ve ben de koşuyorum onlarla birlikte... koşuyor, koşuyorum! Ve işte, tam üstümde ölüm var, çevrem ölümle kaplı... Her yanım ölüm!.. Bir an, bir an evet, yalnız bir an... Ve sonra... Sonrasızlık başlayacak sonra... sonra bu güneşi, bu suyu, bu dar geçidi artık göremeyeceğim...’ O anda güneş bulutların arasına gizlenmeye başlamıştı. Başka sedyeler belirdi Rostof’un önünde... Ölümle sedyelerin uyandırdığı korku ve güneşle yaşama beslediği sevgi, ve heyecan verici bir duygu olarak birbirine karışıyordu içinde genç adamın. Ve Rostof, yüreğinde derin bir ürperişle kendi kendine şunları fısıldadı: “Tanrım! Şu göklerde olan sen! Kurtar, bağışla, koru beni!” (1.Cilt, s:41, Nikolay Rostof)


Henüz ölmemişsen yaşamana bakacaksın, çünkü yarın bir de bakmışsın ki ölüp gitmişsin! Tıpkı benim daha bir gün önce ölümle burun buruna geldiğim gibi! İnsan yaşamı dediğin şey, sonsuzlukla karşılaştırılınca bir saniyecikse, acı çekmeye değer mi hiç!’ (1.Cilt, s:41, Piyer)


“Belki de sen kendine göre haklısın. Ama her insanın kendine göre bir yaşayışı vardır. Sen kendin için yaşamışsın ve bu yüzden az kalsın yaşamımı mahvedecektim diyorsun. Mutluluğu ancak başkaları için yaşamaya başladığın zaman duymuşsun. Bense tam tersini duydum. Ben ün için yaşadım. (Oysa ün nedir ki? Gene başkalarına karşı sevgidir, başkaları için bir şeyler yapmak, onların da seni övmelerini istemektir.) Böylece ben başkaları için yaşadım ve hemen hemen değil, büsbütün yaşamımı mahvettim ve ancak kendim için yaşadığımdan beri huzura kavuştum.” Piyer, birden heyecana kapılarak: “İnsan kendi kendisi için nasıl yaşar?” diye sordu. “Ya oğlun, kız kardeşin, baban, onlar yok mu?” Prens Andrey: “Canım onlar benden ayrı varlıklar değiller ki, ha onlar ha ben, yabancı değiller,” dedi. “Kötülüğün, insanı yanlış yola sürükleyen davranışların en önemli kaynağı yabancılardır. Daha doğrusu Prenses Maria ile senin söylediğin gibi bizim insan kardeşlerimizdir. İnsan kardeşlerimiz senin iyilik etmek istediğin o Kievli köylülerdir işte.” Alaylı, kafa tutan bir bakışla baktı Piyer’e. Onu kışkırtmaya çalışıyordu. Piyer, gittikçe daha çok heyecanlanarak: “Şaka ediyorsunuz,” dedi. “Benim istediğim şeylerde (bunların çok azını, hem de kötü bir biçimde yerine getirdim) ne gibi bir kötülük olabilir? Ben iyilik etmek istedim. Orası öyle, belki bir şeyler yapabilirim de. Kimi zavallı insanların, bizden hiçbir ayrımı olmayan ve Tanrı’ya inanma konusundaki bilgileri bir tasvir ile anlamsız bir duadan öteye gitmeyen, bu inançlar içinde yetişen ve aynı biçimde ölen köylülerimizin, ahretteki cezalardan, ödüllerden, teselliden destek ummalarında ne gibi bir kötülük olabilir? Onlara maddi bakımdan yardım etmek bu kadar kolayken, hastalıktan, yardımsızlıktan ölen insanlara doktor, hastane ve yaşlılara bakımevi sağlarsam bir kötülük, bir yanlış yola sürükleniş olabilir mi? Gece gündüz dinlenmek bilmeyen köylüye, çocuklu bir köylü kadınına dinlenme, rahat etme olanağı sağlarsam bu kuşku götürmez bir iyilik olmaz mı?” Bunu söylerken hızlı hızlı konuşuyor, sözcükleri bozuk söylüyordu. Devam etti: “Benim yaptığım bu iş, tam olmazsa, az da olsa, bunları sağlamak için bir şeyler yapabildim; beni bu yaptığım işlerin iyi olmadığına inandırmak şöyle dursun, sizin bile bu konuda başka türlü düşündüğünüze inandıramazsınız. Şunu biliyorum ki... hem de kesin olarak biliyorum ki dünyada tek ve gerçek mutluluk başkalarına iyilik etme zevkini duymaktır.  (1.Cilt, s:484)


Prens Andrey: "Tutsak alınmamalı," diye devam ediyordu. "Yalnız bu bile, tüm savaşın gidişini değiştirmeye yeterlidir ve savaşın yabanıllığını azaltır. Şimdiye dek hep savaş oyunu oynadık! Kötü olan bu! Kendimizi yüksek ruhlu varlıklar sayıyor, ona göre davranıyoruz, falan filan! Bu yüksek ruhluluk, bu duygululuk tıpkı öldürülen bir danayı gördüğü vakit fenalık geçiren bir bayanın yufka yürekliliğine ve duygululuğuna benzer. Bayan o denli iyi yüreklidir ki, kan görmeye dayanamaz. Ama aynı dananın etini özel bir sosla afiyetle yer. (…) "Savaşta vicdanlı davranmak diye bir şey olduğu vakit savaşırdık. Pavel İvaniç, Mihail İvaniç'i gücendirdi diye savaş çıkmazdı o zaman. Savaşa tutuşuldu mu da, doğru dürüst dövüşülürdü. Orduların aynı noktaya yöneltilen gücü şimdiki gibi olmazdı o zaman ve Napolyon'un peşinden sürüklediği Vestfalyalılar ve Hersenler, onun arkasından öyle kolay kolay doluşmazlardı Rusya'ya. Biz de ne için olduğunu bilmeden Avusturya ve Prusya'ya savaşmaya koşmazdık. Savaş bir salon oyunu değildir, yaşamda karşılaşılabilecek en kötü, en pis şeydir. Bunu anlamalı ve savaşçılık oyunu oynamamalı. (…) Oysa düşünülse savaş nedir? Askerlikte başarılı olmak için ne gereklidir? Asker çevresinin kuralları, töreleri nelerdir? Savaşın amacı nelerdir? Savaşın amacı öldürmektir. Aracı da casusluk, ihanet ve ihaneti kışkırtmaktır. Bir yerde oturan insanları mahvetmektir, onları soyup soğana çevirmektir ya da orduya besin sağlamak için hırsızlık yapmaktır; aldatmaya, yalana 'askeri kurnazlık'lar adı verilir savaşta. Askerliğin ana kuralları özgürlük, yani düşünce, boş oturma, cahillik, acımama, kendini kösnül duygulara kaptırma ve sarhoşluktur. Buna karşın birtakım insanlar herkesten saygı görür. Çin kralı bir yana, tüm çarlar, krallar, asker üniformaları giyerler ve kim daha çok insan öldürmüşse en büyük ödülü ona verirler. İnsanlar yarın olacağı gibi birbirlerini öldürmek için karşı karşıya gelirler; binlerce, yüzlerce insanı öldürür, rahatlar, sonra da birçok kişiyi mahvettiler diye (üstelik bunu yapana daha çok saygı göstererek) Tanrı'ya şükretmek için törenler düzenlerler; zafer duyurusu verirler; bunu yaparken de ne çok insan öldürmüşlerse, başarının o oranda büyük olduğunu sanırlar. Bunları yaparken Tanrı onlara acaba nasıl bakıyor? Onların bu sözlerini nasıl dinliyor acaba?" (2.Cilt, s:201-202)


Yalnız o gün, öldürülmüş ya da sakatlanmış insanlarla dolu savaş alanını dolaşırken (o insanların, kendi istenci sonucunda bu duruma düştüklerini sanıyordu), o insanlara bakarak, yalnız kendi kendini aldatıp bir Fransız'a karşılık beş Rus'un öldürüldüğünü hesaplayarak, sevinmek için birtakım nedenler bulmakla yetiniyordu. Yalnız o gün, Paris'e yazdığı bir mektupta, savaş alanında elli bin ölü yattığı için, 'savaş alanı pek görkemliydi,' diye yazmakla kaldı.  (2.Cilt, s:254, Napolyon)


Onlar sıradan insanlardır. Onlar konuşamazlar, yalnız eylemde bulunurlar; söylenmiş bir söz gümüştür ama söylenmemiş olan altındır, insan ölümden korktuğu sürece hiçbir şeye sahip olamaz. Kim ölümden korkmuyorsa her şey onundur. Eğer acı çekmek diye bir şey olmasaydı, insan kendi sınırlarını bilemez, kendi kendini tanıyamazdı. En zor olan (düşlerinde bu sözleri işitmeye ya da düşünmeye devam ediyordu), insanın dünyada var olan her şeyin anlamını kendi içinde birleştirmesi, bir bütün durumuna getirmesidir.' (2.Cilt, s:287, Piyer)


Ne kadar yürüdüğünü, nereye götürüldüğünü de bilmiyordu. Bilincini büsbütün yitirmiş, aptallaşmış bir durumda, çevresindeki hiçbir şeyi görmeden, ötekilerle birlikte o da ayaklarını sürüyor ve ötekiler durunca o da duruyordu. Bütün bu süre boyunca bir tek şey düşünüyordu. Kimdi onu idama mahkûm eden? Komisyonda onu sorguya çekenler değildi. Bunu hiçbiri istemezdi ve görünüşe bakılırsa yapamazdı da. İnsanca bakışlarını yüzüne diken Davout da olamazdı bu. Bir dakika daha geçseydi, kötü bir şey yaptığını anlayacaktı Davout. Ama yaver içeri girip engellemişti bunu. Kuşkusuz yaverin de kötü bir niyeti yoktu. Ama içeri girmeyebilirdi. Bütün anılarıyla, istekleriyle, özlemleriyle, düşünceleriyle birlikte idam etmek, öldürmek, yaşamdan yoksun kılmak isteyen kimdi onu? Bunu yapan kimdi? Hiç kimse olduğunu düşünüyordu Piyer. Kurulu düzendi bu, koşulların bir araya gelişiydi. Bu bilinmedik düzen öldürüyordu onu; Piyer'i yaşamdan yoksun bırakıyordu, yok ediyordu. (2.Cilt, s: 431, Piyer)


"Dünyada bir tek şey korkunçtur: İnsanın, ömrünün sonuna kadar acı çeken birine bağlanması! Bu, sonu olmayan bir işkencedir!" (2.Cilt, s: 562, Andrey)


Hiçbir insan kendi uşağının gözünde büyük olamaz; çünkü uşağın da kendine özgü bir büyüklük anlayışı vardır.  (2.Cilt, s: 576)


1789'da Paris'te bir ayaklanma başlıyor; bu ayaklanma büyüyor, taşıyor, dalgalanıyor ve kendi halklarını batıdan doğuya doğru akınlarıyla somutlaştırıyor. Bu eylem birkaç kez doğuya yöneliyor ve orada doğudan batıya yönelen karşı eylemle çatışıyor; 1812 yılında bu çatışma en son sınırına, yani Moskova'ya kadar sürüp gidiyor; sonra da doğudan batıya, şaşılacak bir simetriyle ona büsbütün karşıt bir eylem ortaya çıkıyor ve gene tıpkı birincisi gibi, bu da peşinden orada bulunan halkları sürüp götürüyor. Sonunda karşıt olan eylem, batıdan gelen eylem doğduğu noktaya, Paris'e varıyor ve orada duruluyor. Bu yirmi yıllık dönem içinde, sayısız denecek kadar çok tarla sürülmemiş durumda bırakılıyor, evler yakılıyor; ticaret yönünü değiştiriyor; milyonlarca insan yoksullaşıyor, milyonlarca insan zenginleşiyor ya da oradan oraya taşınıyor ve insan kardeşlerine karşı sevgi duymayı bir yasa sayan milyonlarca Hıristiyan birbirlerini öldürüyorlar. Ne anlama geliyor peki bunlar? Bütün bunlar niçin ortaya çıkmıştır? İnsanları, evleri yakmaya ve insan kardeşlerini öldürmeye sürükleyen nedir? Bu olayların nedenleri ne olmuştur? Nedir insanları böyle davranışlarda bulunmaya zorlayan güç?  (2.Cilt, s: 702)


Uygarlık tarihi bize yazarın ya da devrimcinin düşüncelerini, yaşam koşullarını ve eğilimlerini açıklayabilir. Örneğin Luther'in çabuk öfkelenen karakterde olduğunu, falan söylevleri verdiğini, Rousseau'nun kimseye kolay kolay güvenen bir kişi olmadığını ve belirli birtakım kitapları yazmış olduğunu öğreniyoruz; ama Reform ertesinde halkların niçin kılıçtan geçirildiğini, Fransız Devrimi sırasında insanları niçin boğazladıklarını bilemiyoruz. (2.Cilt, s: 719)

Kitap yorumu için tıklayınız.

7 Mart 2016 Pazartesi
2408 Görüntülenme

Facebook Yorumları

Site İçi Arama
Anket Tümü
Kitap okumanıza en çok engel olan şey nedir?