Haçiko

Bu gece ne yapsam diye düşünerek açtı evin kapısını. Alelacele çıkardığı ayakkabılarını kapının hemen yanındaki ayakkabılığa yerleştirdi. Offf ne çok yorulmuştu bugün. Pazartesi sendromu diye boşuna demiyorlardı. Saat on ikilere kadar yataktan çıkmadığı iki günlük tatilin ardından sabahın köründe kalkıp işe gitmeye çalışmak, Pazartesi trafiğinin içine düşmek, geç kalmak ve üstüne üstlük büroda kendisini bekleyen yığınla evrakla akşama kadar boğuşmak… Neyse ki sonunda sendromlu gün bitmiş, tıkış tıkış, yorucu bir minibüs yolculuğunun ardından evine varabilmişti. Şükür!

Üstünü değiştirdi hemen, imkanı olsa pijamalarla giderdi işe. Ohh! ferah ferah…

Üstündeki ağırlıkları attıktan sonra, mutfağa yöneldi. Dolabın kapağını açıp göz gezdirdi raflara. Canı bir şey çekmedi. Zaten bu aralar kilo da almıştı. Hem uzmanlar bas bas bağırmıyorlar mıydı televizyonlarda, geç saatlerde yemek yemeyin, hem sağlığınıza, hem kilonuza zarar diye. Kapattı dolabın kapağını. Yemeyecekti bu akşam. Canı da istemiyordu zaten. Hafiften bir mide bulantısıyla mücadele ediyordu öğlenden beri.

Ne yapsam acaba diye düşündü yine. Kitap mı okusam, tartışma programı mı seyretsem, yoksa gündüz yayınlanan programların tekrarını mı izlesem? Geçenlerde Aysel bir filmden bahsetmişti. O geldi bir an aklına. Her sabah sahibini tren istasyonuna kadar götürüp, akşama kadar dönüşünü bekleyen bir köpeği anlatıyordu film. Bir sabah sahibini yine tren istasyonuna kadar geçirmiş, döneceği anı beklemeye başlamıştı köpek. Ama sahibi hiç dönmemişti. Ölmüştü çünkü. Tabi sadık köpekçik bunu ne bilsin, gece gündüz demeden, günlerce, aylarca, yıllarca beklemeye devam etmişti istasyonda. Ta ki yaşlanıp ölene dek. Çooook duygusal Mehtap demişti anlatırken Aysel. Kesin ağlarsın sen. Ben hüngür hüngür ağladım izlerken. Bir de yaşanmış bir olaydan senaryolaştırıldığını öğrenince tutamadım kendimi hıçkıra hıçkıra ağladım. Bizim Hüseyin zor zapt etti beni.

Alem kızdı şu Aysel. Hem film önerisinde bulunuyor, hem de en ince ayrıntısına kadar anlatıyordu. Hiç sevmezdi böyle tipleri. Adı neydi ki filmin? Bir iki vurdu kafasına, vurmak hatırlatacakmış gibi, yok hatırlayamıyordu. Zaten kendini bildi bileli hercai bir hafızası vardı. Kızdı kendine, neden not etmemişti ki? Amaaan dedi, dert ettiğin şeye bak. Arar Ayseli sorarsın.

İkinci çalışta açıldı telefon. Hal hatır sormalı bir iki kelamdan sonra, telefonun diğer ucundan kahkahalar atan Aysel’in sesi kulaklarını tırmaladı. Pişman oldu aradığına. Yaşlandın mı kız sen?, diyordu Aysel boğulurcasına attığı kahkahalarının arasında, daha iki gün önce konuştuk biz bunu. Aysel’in susmasını bekledi. Nereden hatırlayayım Aysel ben onu dedi, iş, güç, yorgunluk, bir sürü sorun. Senin tuzun kuru tabi, akşama kadar o evlilik programı senin, şu moda programı benim hesabı keyif sürüyorsun. Çalış da göreyim seni. Tamam, tamam parlama hemen dedi Aysel. Haçiko dedi filmin adı, Richard Gere oynuyor başrollerinde, muhteşem bir film.

Kendine iyi bak, öptüm şekerimle biten telefon konuşmasının ardından, internette eliyle koymuş gibi buldu filmi. Laptopunu HDMI kablosuyla LCD ekranına bağlayarak sinema keyfi yarattı kendine. PLAY tuşuna basmadan önce, mısır patlatmayı düşündü ama fazla kiloları gelince aklına, vazgeçti. Başlattı filmi, bir iki saniye içinde, sarışın bir kız belirdi ekranda. Kolomb’tan ve cesurluğundan bahsediyordu. Biraz daha yayıldı koltuğuna, filmin akışına bıraktı kendini.

Filmin ortalarında bahçeden gelen Meeeeeeğğğğvvvv, Miiiiiiiiiieeeeeeeeğğğğvvvv sesleriyle irkildi. Kediler! Yine bahçeyi basmışlardı. Televizyonunun ses ayarını yükseltti.

Meeeeeeeeeeeeğğğğvvvv…

Sanki boğuyorlardı hayvanları. E tabi Mart ayı yaklaşmıştı. Gerçi kedilerin de ayarı şaşmıştı artık. Mart falan dinledikleri yoktu. Her mevsim bağırabilme kapasitesine sahiptiler.

Tüyleri diken diken oldu birden… Nefret ediyordu bu seslerden.

Meeeeeeğğğğvvvv, Miiiiiiiiiieeeeeeeeğğğğvvvv…. Miiiiiiiiiieeeeeeeeğğğğvvvv…. Beynini yiyip duruyorlardı.

Susmaz da şimdi bunlar diye homurdandı. Filmin de en güzel, en duygusal yerindeydi. Richard Gere ölmüştü. Haçiko’ya artık beklemek zorunda değilsin, o artık gelmeyecek diyordu istasyon bekçisi.

Susun artık yeter! diye bağırdı. Başka yer mi yok birbirinize kur yapacak. Ne arsız hayvanlarsınız. Bi huzur yok.

Durdurdu filmi. Tüm keyfi kaçmıştı. Kalktı, cama doğru yürüdü, derin bir nefes aldı pencereyi açarken. Gözleri bir yandan karanlığın içine gömülmüş kedileri ararken, bir umut dikkatlerini dağıtırım diye garip garip sesler çıkarttı. Şişşşşttttt… Pissssssst… Nafile. Bağırmaya, böğürmeye devam ediyordu lanet olasıcalar, sesi kesilesiceler. Küçücük hayvanlardan bu kadar ses nasıl çıkardı, bir türlü anlam veremiyordu. Her şey altta ki komşusunun suçuydu. Bu hayvanları buraya sen alıştırıyorsun, yemek veriyorsun, su veriyorsun, onlar da bahçeden ayrılmıyorlar diye defalarca uyarmıştı o ukala kadını ama o dinleme tenezzülünde bile bulunmamıştı onu. Ailece bir tuhaftılar zaten. Evde köpek de besliyorlardı. Küçücük, maymun suratlı bir şey. Al işte o da kedilerin orkestrasına katılmıştı şimdi. Miiiiiiiiiieeeeeeeeğğğğvvvv…. Seslerini havhavahavvvv sesleriyle onurlandırıyordu cenabet şey. Evin içine kadar giren sesler dayanılır gibi değildi.

Yeterin be!, bi huzur vermediniz insana!, diye avazı çıktığı kadar bağırdı. İnsan yaşıyor bu evde insan! diye eklemeyi de unutmadı. Baktı ki ne kedilerin, ne de köpeğin susacağı yok. Ben şimdi size yapacağımı bilirim diye karanlığa doğru salladı işaret parmağını. Mutfağa koştu hemen, en büyük, en derin olan tenceresini bulup bir çırpıda suyla doldurdu içini. Laftan anlamayanın hakkı kötektir, siz istediniz bunu diye söylene söylene gitti evi buz gibi yapan açık pencereye. Hareketi aradı gözleri karanlıkta. İlk kıpırtıyı gördüğünde bocaladı buz gibi suyu camdan aşağıya. Kedilerin her biri can havliyle kaçışırken, pencereden aşağıya sarkıttığı yüzünde zafer tebessümleri dolaşıyordu. Kedilerin susmasıyla, o kapkara çirkin suratlı köpekte susmuştu. Sessizlik… Huzur…

Dinsizin hakkından imansız gelir dedi, pencereyi kapatırken. Bu işi de başarıyla sonuçlandırmanın iç huzuruyla geçti ekranın karşısına. Tam Play tuşuna basacakken, akıllıların da akıllısı telefonuna takıldı gözü. Hazır ara vermişken, sosyal medyada neler oluyor bir bakayım diyerek aldı telefonu eline. Hızlı hızlı gezindi sayfalarda usta parmakları. Bir iki aşk sözcüğü, arkadaşlarına, akrabalarına sosyal medyadan atar yapanlar, devlet memleket meselelerinden bahsedenler, sevgileriyle sarmaş dolaş pozlar verenler, yedikleri yemekleri insanların gözüne gözüne sokanlar...

Hızlı hızlı kaydırdı parmaklarını ekranda. Soğuktan büzüşmüş, iki büklüm olmuş bir köpek resmi görünce durdu. Üstünde büyük puntolarla BİR KAP MAMA, BİR KAP SU HAYAT KURTARIR yazıyordu.

Sosyal sorumluluk projesi kapsamında, parmakları paylaşımın sol tarafında bulunan butonlardan ağlak suratı seçer seçmez, sağ tarafa kaydı. Hiç ikirciklenmeden paylaş butonuna tıkladı. Açılan ekranda gönderisinin gizlilik ayarlarını herkese açık olarak değiştirdi. Artık arkadaş olmasalar da tüm takipçileri görebilirdi gönderisini. Tüm sorumluluklarını yerine getirmenin rahatlığıyla, derin bir iç çekişin ardından telefonunu bıraktı aldığı yere. Filmine kaldığı yerden devam etti…

 

Buket Özsanat
10 Şubat 2017 Cuma
706 Görüntülenme

Facebook Yorumları

Site İçi Arama
Anket Tümü
Kitap okumanıza en çok engel olan şey nedir?